Egemenlerin Kronik Korkusu:1 Mayıs
30/4/2008 ·
İşçi ve emekçi kesimlerin, birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs, her yıl egemenler tarafından gerilim ve hesaplaşma günü olarak ilan edilir. Günlerce önceden saldırı hazırlıkları, takviye güç biriktirme vb. üzerine planlar oluşturulur. Açık açık savunulmasa da provokasyon hesapları yapılır. Bu hazırlıklar, burjuva medya organları aracılığıyla kamuoyuna duyurulur. Amaç; kitleler üzerinde korku dalgası yaratmak, emek ve sermaye güçlerinin karşı karşıya geldiği, hak ve özgürlüklerin yüksek sesle haykırıldığı gösterilere katılımı azaltmak, hesaplaşmadan üstün çıkmaktır.
2008 1 Mayıs öncesi de bu minvalde geçiyor. Mazlum edebiyatı yaparak hükümet olan AKP, emek ve emekçi düşmanlığına devam ediyor. 1 Mayıs öncesi yapılan açıklamalar, özellikle Taksim üzerinden yaratılan gerginlik, geleneksel husumetin ve kinin sürdürüldüğünü gösteriyor. İstanbul Valisinin yaptığı “orantılı güç kullanacağız” açıklaması, devlet cephesinden saldırı ve kan akıtma niyetlerinin dışa vurumundan başka bir şey değildir. Sürdürülen politikalara bakıldığında, AKP hükümetinden ve devletten farklı bir yaklaşım beklemek de abes olurdu.
Kitlelerin dini duygularını okşayarak, türban takmayı “özgürlük” sorunu yaparak hükümet olanlar, AB’ye girme umutları satarak ABD’nin kucağına oturanlar, Dünya Bankası ve İMF politikalarından bir milim sapmayıp işbirlikçilikte sınır tanımaz hale geldiler. Bu konumlarıyla iç politikada ezilen, sömürülen ve baskı altında tutulanlar için umut oluşturmaları zaten mümkün değildir. Sermaye güçlerinin, uluslar arası tekellerin ve ceberrut devletin sözcülüğünü sürdürmeye devam edeceklerdir. Sosyal sigortalar kanunuyla çalışanlara mezarda emekliliği lâyık görenlerin, bütün düzenlemeleri sermaye lehine yapanların, devletin sopasını her koşulda halkın sırtında kullananların hukuktan, insan hak ve özgürlüklerinden söz açmaları utanmazlıktan başka bir şey değildir.
AKP hükümeti, Kürt sorununun çözümünde geleneksel yaklaşımı sürdürmektedir. Askeri yöntemlerle sorunun ortadan kaldırılmasını tek çözüm yolu olarak görmektedir. Emperyalist ABD’nin Ortadoğu için önerdiği BOP eksenli saldırıların Türkiye ayağı, hükümet üzerinden geliştirilmekte, bu doğrultuda milliyetçilik ve şovenizm alabildiğine körüklenmektedir. Halkların kardeşliği anlayışı hükümet aracılığıyla yok edilmeye çalışılmaktadır. Sakarya’da yaşanan DTP toplantısını kuşatma hareketi ve ölüm olayı, Kürtlere yönelik bastırma ve provokasyon politikalarının AKP eliyle nerelere ulaştığının en tipik göstergesidir.
AKP hükümeti türbanla kapitalizmin ve kendi işbirlikçiliğinin üzerini örtmeye çalışmaktadır. 12 Eylül Darbesi sonrası çığ gibi gelişen tarikatlara şemsiye olmaya devam ederken, işçi sınıfı ve çalışanların örgütlenme mücadelesini engellemek için elinden geleni yapmaktadır.
Ülkemizin toplumsal, siyasal ve ekonomik alanda hükümet eliyle getirildiği noktayı kısa başlıklarla bu şekilde tarif ettikten sonra, bu duruma “dur” demenin yollarını da aramak durumundayız. 1 Mayıs bunun için önemli bir fırsattır. Emek güçlerinin birlik ve beraberliğinin göstergesi olmak durumundadır. Egemenlerin, 1 Mayıs’a yönelik hesaplarını bozmanın yolu, güçlü bir şekilde bir arada durmaktan geçmektedir.
Bugün ülkemizin en önemli sorunu, demokratikleşme ve demokrasi sorunudur. Bu sorunların ortak paydasında, irili ufaklı bütün muhalefet güç ve olanaklarını bir araya getirmek mümkündür. Devrimci güçler, uzun vade de emeğin ve emekçilerin iktidar hesabını yaparlarken, kısa ve orta vade de demokratik hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi mücadelesini de vermek zorundadırlar. Ülkemizde, burjuva anlamda da olsa geliştirilecek olan demokrasinin tek teminatı, işçi sınıfı ve devrimci-sosyalist harekettir. Kazanılmış hak ve özgürlüklerin tarihsel olarak koruyucuları da bu güçler olmak zorundadırlar.
1 Mayıs, gerçek manada demokrasi ve demokratikleşme isteğinin dile getirildiği gün olmalıdır. Rosa Luxemburg’un belirttiği gibi, “(…) sosyalist hareketin kaderinin burjuva demokrasisine değil, demokratik gelişimin kaderinin sosyalist harekete bağlı olduğu” gerçeğini, emek güçlerinin her fırsatta dile getirmesi gerektiği akılda tutulmalıdır. Her fırsatta demokrasi isteklerini dile getirenler ya da demokrasinin güçlenmesini isteyenler, Rosa’nın deyişiyle “sosyalist hareketin zayıflamasını değil, onun güçlenmesini de istemek zorundadırlar”.
Önümüzde ki 1 Mayıs’ında, tarihsel misyonuna uygun olarak, egemenlerin hesaplarının bozulduğu, kronik korkularının sürdüğü hak ve özgürlük isteklerinin yanında güçlü bir demokrasi ve demokratikleşme isteğinin de dile getirildiği bir gün olacağı kesindir.
Mehmet Ali Yazıcı
Yorum (0)
Tarafımız Belli Olsun!
17/4/2008 ·
Koşmak bir yana yürümenin, daha da önemlisi ayakta durmanın bile zorlaştığı bir dönemden geçmekteyiz. Ortalık toz duman. Tarihin süzgecinden geçerek bugünlere taşınan ve varlık sebebimiz olan değerlerin korunması bile giderek zorlaşıyor. Toplumsal muhalefetin ve devrimci mücadelenin geri noktalarda seyrettiği böylesi dönemlerde ayakta kalmak, elde olanı korumak dahi çok ciddi bir enerji ve dikkat gerektiriyor.
12 Eylül Askeri Faşist Darbesinden sonra devrimci harekette yaşanan belirsizlik ve karmaşa, yeni sorunların da eklenmesiyle birlikte sürüyor. Devrimci gelenek içerisinde ortaya çıkan farklılaşmalar, kendilerine belli bir yön oluşturmuş durumdalar. Çoktandır ortaya çıkan bu durum devam edecek gibi ve bundan sonra ki kümeleşmeler de, ister istemez bu eksende ilerleyecek.
İçinden geçtiğimiz dönemde gelenek içerisinde yaşanan siyasal tercihler ve ortaya çıkan duruşlar, “devrimci olmakla devrimciliğe yan çizmek” arasında olmaktadır. Lafla peynir gemisi yürütmeye çalışanlardan saflarımızı özenle ayırmamız gerekiyor. Devrimci değerleri sıfırlamanın, düzenin içine çekilerek parlamentodan ya da AB sürecinden medet ummanın devrimci mücadeleye katacağı hiçbir şey yoktur.
Toplumsal planda, sınıflar mücadelesi ekseninde taraf belirlemenin yanı sıra, devrimci gelenek içerisinde de tarafımızı kesin bir şekilde belirlememiz gerekiyor.
Efsane’de ki kuşların taraflarını belirlemeleri gibi… Efsane şöyle:
Dönem, zalim kralların, firavunların, zorbaların halka kan kusturdukları dönemdir. Kurulu düzenleri devam etsin diye halklara her türlü eziyeti, çileyi ve işkenceyi reva görürler. Ezilenlerden ve insanlık değerlerinden yana olanların kellelerini vururlar.
İnancı uğruna ateşte yanmayı göze alan Peygamber İbrahim’de bunlardan biridir. İnsanlık tarihinde baskı, zulüm ve işkencenin temsilcisi olmakla simgeleşmiş Nemrut, Peygamber İbrahim’i yakılarak öldürülmesi kararını alır. Meydan kurulur ve Peygamber çarmıha gerilerek ateşe verilir. Alevler yükselirken, Peygamber İbrahim yüzünü gökyüzüne çevirir ve gagasında saman çöpü olan bir kuş görür. Kuş alevlerin yükseldiği yere gelince gagasındaki samanı ateşe bırakır. Peygamber merak eder ve kuşa seslenir: “Ey kuş!” der, “göğe yükselen bunca ateşin içine küçücük bir saman çöpünü neden bıraktın, ne katkısı olur ki ateşe?” Kuş yanıt verir: “Varsın saman çöpü küçük olsun, giderayak düşmanlığımız belli olsun diyedir?”
Sonra başka bir kuş daha görür Peygamber ama bu kez gagasında bir damla su vardır kuşun. Kuş kanat çırpa çırpa tam ateşin üzerine gelir ve gagasındaki bir damlacık suyu ateşe bırakır. Peygamber dayanamaz ve kuşa sorar: “Ey kuş!” der, “alevler göğe kadar yükselmişken senin bir damla suyun neye yarar ki?” Kuş tereddütsüz yanıt verir: “Olsun” der, “son yolculuğuna çıkıyorsun, dostluğumuz belli olsun.”
Önümüzdeki mücadele sürecinde, gagalarında saman çöpü değil bir damla da olsa su taşıyan kuşların çoğalması umuduyla….
Mehmet Ali Yazıcı
Yorum (0)
"Devrim Yapılmaz, Devrim Olunur!"(*)
11/4/2008 ·
Çoğumuz yaşamı bir “savaş” olarak kabul ederiz. Sınıflı toplumlarda önemli bir gerçekliği ifade eder bu benzetme. Ama onun gereklerini hayatın içerisinde yerine getirdiğimiz kuşkuludur. Önümüze çıkan engellerle, bizleri kuşatan yaşam şartlarıyla savaşırken kendi içimizde yapmamız gereken savaşı hep unutur; ya erteleriz ya da görmezlikten geliriz. Yaşam içerisinde ciddi bir savaşa girebilmek için önce kendi kendimizle yaptığımız savaşı zafere ulaştırmamız gerekir. Kişinin ilk savaşı, kendisiyle olmalıdır. Dışımızdaki düzenin bizlere yansımalarını içimizden söküp atmanın yolu bundan geçmektedir.
İnsanın en temel özelliği, bilindiği gibi toplumsal bir varlık olmasıdır. Verili bir sosyal yapının ve üretim ilişkilerinin içine doğar. Bilinci belirleyen toplumsal ilişkiler olduğu için, yaşamın her evresinde sistemin bilinçli ve örgütlü çabalarıyla düzen içine çekilmeye, orada tutulmaya çalışılır. Kişiyi düzen içinde tutmak için atılan düğümler, oluşturulan bağlar sanıldığından çok daha güçlüdür ve kişinin tek başına mücadelesiyle bu çemberi yarabilmesi kolay değildir. Sistemden kopmanın ve özgürleşmenin tek yolu örgütlü bir yaşam tercihidir. “Yeni” insanın ortaya çıkması için kişisel çabaların anlamlı olacağı ancak nihai bir kurtuluş sağlamayacağı gerçeği göz ardı edilmemelidir.
Sözü edilen “yeni insan” ve “yeni yaşam biçimi” kültürel bir yenilenme sorunudur. Bu süreç, daha önce inşa edilmiş yaşam biçimlerinin ve alışkanlıklarının üzerine inşa edilemeyeceğine göre, yenilenme süreci ikili bir boyut taşımak zorundadır. Bu sürecin ilk adımını, kendi iç devrimimizi yaparak atabiliriz. Başka bir adlandırmayla, kendimizi silip-bozarak, yeniden yazmalı, yeniden kurmalıyız. Başka türlü olmak kesinlikle yerleşik alışkanlıklar, değer yargıları ve yaşam anlayışlarının aşılmasıyla mümkündür. Kuşkusuz bu bir süreç sorunudur ve eskisi aşılırken yerine yeninin inşa edilmesi zaman alacaktır. Bu durumu mekanik bir süreç olarak da algılamamak gerekir; iç dünyamızda ve yaşam alanımızda eski ile yeninin çatışması zaman alacak, iç içe girmenin, yan yana bulunmanın da söz konusu olduğu bir dönem sonunda, “yeni insan”ın ve “yeni yaşam”ın nüveleri yavaş yavaş ortaya çıkacaktır. İnsanlaşma sonlu bir süreç olmadığı gibi, gayri insanlaşmaya karşı mücadelenin dışında da değildir. Mao bir konuşmasında “yetmiş yaşıma geldim, içimde ki maymunla kaplan hala boğuşuyor” diyordu.
Kişi kendini değiştirmeden, iç devrimini yapmadan daha büyük devrimlere girişmesi toplumu ve başkalarını değiştirmeye çalışması asla başarı getirmez. Yaşam içerisinde gireceği her savaşı kaybeder ve başladığı yere geri döner. Bu nedenle yeni kişilik taşları çok sağlam örülmeli ve yaşamın içerisinde bir karşılığı olmalıdır. Kişinin savunduklarıyla yaşadıkları arasında ki açı küçüldükçe amaca yakınlaşmada başarıya ulaşılıyor demektir.
Kapitalizmin ortaya çıkardığı insan tipinin en önemli özelliklerinden biri de istikrarsızlıktır. Kendisi kriz demek olan kapitalizm, sürekli “ruhsal kriz” ve “bunalım” içerisinde olan bireyler üretire ve varlığını bu şekilde sürdürür. Bu durum egemenler işini kolaylaştıran önemli bir faktördür, çünkü kafaları karışık, gelgeç ruhlu ve istikrarsız bireylerden oluşan bir toplumu yönetmek daha kolaydır.
Kapitalizm, insanlığın binlerce yıldan bu yana yarattığı ve biriktirdiği insani bütün değerleri tehlikeye sokmuştur. Bugün insanlar sevgisizlik bataklığında debelenirken, bu boşluğu, sevginin sahte biçimleriyle doldurmaya çalışmaktadırlar. Koşulsuz bir insan sevgisi terk edilmiş, bunun yerine bencilce yaklaşımlar sevgi olarak kabul edilmiştir. Sevgi alanımız, çıkarlarımızla sınırlanmıştır.
Devrimci mücadele içerisinde yer alan insanlarda da sevgisizlik önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Siyasi ilişkilerde sevgi üzerinden oluşmayan aidiyetler uzun soluklu mücadelede dağılmaya mahkûm olacağı gibi tamiri zor sonuçlar da ortaya çıkarır. İhanetlerin, teslimiyetlerin vb. temelinde, yapılan işle ve kişinin kendisiyle barışık olmaması yattığı gibi, özünde sevgisizlik vardır.
Kapitalizm insanlar arasında ki rekabeti özendirir ve büyük bir marifet sayar. Muhalif duruş sergilemeye çalışan bizlerde geliriz bu oyuna. Başarısızlık kötü bir şeydir ama bu bizlerin belirlediği yaşam oyununda ki başarısızlık değil, kuralları ve sonucu başkalarının belirlediği bir başarısızlıktır. Rekabet ve başkalarıyla yarış içerisinde olmak, yürüdüğümüz yolda en önemli ayak bağıdır.
Kapitalizm insanı birçok araçla denetim altında tutar ve içsel dünyamızda dâhil bütünüyle teslim almaya çalışır. Bu durum, “modern insan”ın en büyük esaretidir. Bizler de farkında olmadan küçük şeylerin insanı olmaya başlarız. Amaç da budur zaten; insanı küçültmek ve dar bir alana tutsak etmek. Küçük hesaplar, gerek bireysel gerekse örgütsel ilişkilerde hiçbir zaman başarıya ulaşmaz.
Umut eden ve dünyayı değiştirmeye dair projeleri, özlemleri olan insanlar sevgiyi tüm güzelliklerin çimentosu olarak görmelidirler. Yaşamlarımızı ve ilişkilerimizi güzelleştirmek, bu sistem içerisinde dahi olanaklıdır ve bizlerin elindedir. Yeter ki bunun için mücadele etmesini, iç devrimimizi yapmasını bilelim. Sevgisiz ve sahte yaşamlar yaşanmaya değmeyecek kadar anlamsız ve boştur. Neyse ki, ilerici-devrimci düşüncelere sahip insanlar daha avantajlı durumdadırlar, çünkü ellerinde referansları vardır. Onlara düşen ise “düşündükleri gibi yaşamak” için çaba sarf etmektir.
Mehmet Ali Yazıcı
(*) Bu söz, Ursula Le Guin’e aittir.
Yorum (0)
Eleştiri, Özeleştiri ve Sol
7/4/2008 ·
|
En az ik kişinin karşılıklı konuşma durumuna diyalog deniyor. Diyalog sözcüğü dilimize Yunanca’dan geçmiştir ve ortaya çıktığı dilde, tartışarak-konuşarak bir düşünceyi takip etmek, devamını getirmek anlamında kullanılıyor. |
|
|
Yorum (0)
MİT Parti mi Kuruyor?
3/4/2008 ·
|
|
| Bu ülkede Siyasi Partiler Kanunu’na uyarak parti kurmak elbette mümkündür ve her vatandaş bu haktan yararlanabilir. Bu kanun demokrasiye uygun mudur değil midir tartışması ayrı bir konudur. Bize göre, Türkiye’de seçilerek hükümet olduktan sonra iktidar olamama da en önemli engellerden biri de, adı geçen kanundur.
Cumhuriyet tarihinin 1950’lilerden sonraki bölümünde hemen hemen her toplumsal kesim, kendilerini siyasal üst yapıda temsil edecek partiler kurmuşlardır. Buna, sözde siyaset sınırlaması getirilen resmi devlet kurumları da dâhildir. Bu ilişkiler dolaylı olarak gözükse de, aslında örtülü olarak, içinden geldikleri, devletin resmi kurumlarının onay ve desteğini alarak siyaset sahnesine çıkmaya çalışmışlardır.
12 Eylül Askeri Darbesi sonrasında kurulan Milliyetçi Demokrasi Partisi hatırlansın. Türk siyasal hayatına “askerlerin partisi” olarak geçen MDP, emekli General Turgut Sunalp ve kırk arkadaşı tarafından kurulmuştu. 12 Eylül çizgisini devam ettirdiğini savunuyor ve askerler tarafından destekleniyordu. Başarısız oldu ve 1986 yılında feshedildi.
Bu ülkede emekli emniyet genel müdürleri siyasi parti başkanlığı yürüttüler. Bunu yaparken emniyetin desteğini almadıklarını söylemek mümkün müdür? Örneğin Mehmet Ağar parti başkanlığı yaparken bile emniyetle ve devletin çeteleriyle örtülü olarak ilişkilerini sürdürmeye devam ediyordu. Bir emekli askerin ya da polisin siyaset yapması elbette doğal sayılmalı ve “ne var bunda?” diyenler olacaktır. Belki doğru gibi gelebilir bu soru ama kazın ayağı hiçte öyle değildir. Siyasi partilerle militarizmin ve devlet çetelerinin iç içe geçtiği bir siyasal atmosferde, bu ilişkilerin halk açısından nelere mal olduğunu hep birlikte yaşayarak görüyoruz.
Asker ve emniyetçilerin parti kurmasına, genel başkanlık görevlerinde yer almalarına sık sık tanık olmaktayız ancak MİT’çilerin siyasi parti kurma girişimlerine ilk defa tanık oluyoruz. Bu kanıya nerden vardığımızı açıklamaya çalışalım.
Tuncay Özkan gazeteci ve televizyoncu kimliğiyle tanınmaktadır. Kanal Türk’ün sahibidir. Türkiye’de ki egemen güçler arasında yaşanan çatışmalarda bazen kimi bilgiler, karşıdaki gücü alt etmek için deşifre edilir ve medya aracılığıyla kamuoyuna sızdırılır. Raporlar açığa çıkar ve devletin istihbarat kurumlarının nerelere sızdığı açıklamaları yapılır.Tuncay Özkan adı da bu şekilde, “medyada çalışan MİT mensupları” listesinde yer almıştır ve tekzip edilmemiştir. Üniversite öğrencisi olduğu yıllarda MİT adına çalıştığı iddiaları vardır.
Bu konuda yaşadığım bir olay vardır ki, o yıllarda beni de oldukça düşündürmüştü. 1990’lı yılların başıydı. Hacettepe’de öğrenciydim ve üniversitenin Öğrenci Derneği faaliyetlerinde aktif olarak yer almaktaydım. Üniversitede devrimci-demokrat öğrenciler olarak rektörlük ve emniyet güçlerinin müthiş kuşatması altında bir şeyler yapmaya çalışıyorduk. Sürekli gözaltına alınıyorduk ve hakkımızda davalar açılıyordu. Bu soruşturmalara paralel olarak üniversitenin disiplin kurulu da boş durmayarak bizleri ayrıca cezalandırma yoluna gidiyordu. Bu soruşturmaların birinde dört yıl “üniversiteden uzaklaştırma” cezası almıştım ve öğrenci kimliğime de el konulmuştu. Ortada somut hiçbir şey yoktu ve bu karar, düpedüz haksız yere verilmiş bir karardı. Hazmedemiyordum, çünkü karar siyasiydi ve düşüncelerimden dolayı verilmişti. Rektörlüğün iddiası, “yasadışı örgütlerle ilişkim olduğu” üzerindeydi. Bu haksızlığı kamuoyuyla haber düzeyinde paylaşmak için Cumhuriyetin Ankara Temsilciliğine gitmiştim. Elimde üniversitenin uzaklaştırma yazısı da vardı. Durumu anlatmıştım. Üniversite gençliğiyle Tuncay Özkan’ın ilgilendiğini söylediler ve beni ona gönderdiler. Tuncay Özkan ismini ilk kez orada duymuştum. Odasına gittim ve olayı kısaca anlattım. Bana çok ilginç sorular sormuştu. Örneğin, bizlerin gerçekten yasadışı örgütlerle ilişkimizin olup olmadığını sormuştu. Tuhafıma gitmişti bu durum. Çünkü bu sorular bir gazetecinin soracağı türden değildi.
Birkaç yıl sonra Tuncay Özkan hızla yükselmeye başladı. Gazetecilik, televizyonculuk derken, şimdilerde meydanlara çıkıp “Biz Kaç Kişiyiz” kampanyası başlatmıştır. Ortada bir siyasi partinin olmamasına rağmen, parti genel başkanı gibi konuşmalar yapmaktadır. Geçenlerde TV’de izledim, “bizim iktidarımızda, beş yıl içinde ülkemizde işsiz kalmayacak” diyordu. Söylentilere bakılırsa “Biz Kaç Kişiyiz” hareketi partileşmeye doğru gitmektedir. Tuncay Özkan bu gücü nereden almaktadır ve kim ya da kimler Özkan’a “yürü ya kulum” demiştir? Bunlar yanıtlanması gereken sorulardır çünkü bir çok insan ciddi bir yanılgı içindedir. Tuncay Özkan’nin “yurtsever”liğinden medet ummaktadırlar.
Tuncay Özkan, ulusalcı Kemalistliğiyle biliniyor. Buna rağmen TSK’nın 2007’de akredite ettiği basın mensupları arasında yer almaması dikkat çekicidir. Tuncay Özkan’in, askerin yapacağı basın toplantılarına çağrılmayacak gazeteciler arasında yer alırken, askeri bölgelere sokulmaması da istenmiştir. Türkiye’de TSK-MİT çekişmesi göz önüne alındığında bu karar manidardır. Tuncay Özkan’nın son dönemlerde ki icraatlarına bakarak insan sormadan edemiyor: MİT parti mi kuruyor?
Mehmet Ali YAZICI |
Yorum (0)
« Önceki :: Sonraki »
Son Yazılarım
- Egemenlerin Kronik Korkusu:1 Mayıs
- Tarafımız Belli Olsun!
- "Devrim Yapılmaz, Devrim Olunur!"(*)
- Eleştiri, Özeleştiri ve Sol
- MİT Parti mi Kuruyor?
Kategorilerim
Arkadaşlarım
- bizimada
- sendikal
- wamedeusm
- eglencecafe
- programsarayi
- benyaziyorummuzik
- alternatifblog
- ezel06
- solcularbirligi
- proleter
- ozanlan

