ALBATROS

10/2/2009

Yeni Korku Tünelleri!

Tarih 27 Temmuz 2008…

Yeni bir güne iki saat kala, İstanbul Güngören’de iki büyük patlama…

İlk belirlemelere göre 15 ölü 140’a yakın yaralı…

Bir kez daha aynı görüntüler…

Daha önce Ankara Ulus’ta ya da daha başka yerlerde hafızalarımıza kazınan genç yaşlı, kadın erkek parçalanmış bedenlerin kanlı görüntüleri…

Bir kez daha geçmişte yaşananlarla bağlantılı düşünülmesi gereken alçakça bir saldırı!

Bir kez daha, Ergenekon Operasyonları, çeteler, derin devlet, PKK, laiklik, irtica vb. derken hafızalarımızın tazelenmesini gerektiren bir olay…

Bir kez daha…

Ulus’taki patlamadan sonra ne demişti Genelkurmay Başkanı: “Bundan sonra büyük şehirlerde bu tür patlamalara hazır olun…”

Hazır olamadık ne yazı ki!

Hazmedemedik, alışamadık…

Böylesi alçakça saldırıları hiçbir zaman kabul etmedik, etmeyeceğiz!

Ömürlerinden yeni bir gün daha yaşamak için sadece iki saat kalmıştı…

Aman vermediler içlerinde insan sıcağı değil buz gibi ölü sevicilik taşıyanlar…

Güzel bir İstanbul gecesinde, yüreklerine ölümün gölgesini bile kondurmadan, kim bilir belki de güzel bir gezinti için çıkmışlardı sokağa…

Bir kez daha parçalandı yüreklerimiz…

Bir kez daha ölen ve yaralanan insanlarla birlikte paramparça olduk!

Ve sorguladık insanlığımızı…

Bir kez daha lanet yağdırdık kör şiddete ve ondan medet uman karanlığın temsilcilerine…

Ya siz! Ya sizler…

Sinsi emeller taşıyanlar; sivil halkı hedef alan lanetli eyleminiz başarıya ulaştı…

Şimdi mutlu musunuz?

Söyleyin, çöp kutularına bıraktığınız bombalarınızla masum insanları parçalamak ne kazandırdı size?

Söyleyin, bunca acıyı ve ölümü hak edecek ne yaptı bu insanlar size?

Bu sorulara göğsünüzü gererek ve alnınız açık, verebileceğiniz tek bir yanıtınız var mı?

Varsa çıkıp söyleyin…

Söyleyin ki korkak olmadığınızı bilelim!

Söyleyin ki anlayalım, sivil insanları kana bulayacak kadar “cesur” olduğunuzu!

Ve şu sorunun yanıtını mutlaka verin; kimin işine yaradı bu kanlı tablo?

Ama biz, lafı eğip bükmeden peşinen söylüyoruz…

Sivil halkı açık hedef olarak gören bu saldırıyı lanetliyoruz…

Yeter artık, bu alçaklık, bu vicdansızlık son bulsun diyoruz…

İnsanlığın bugüne kadar yarattığı ve biriktirdiği insanlık değerleri bunu öğretti bize…

Eğer bu saldırıya “devrimci şiddet” ya da “savaş” diyorsanız bir kez daha lanet olsun size…

Eğer bu saldırıya “derin devletin başarılı bir eylemi” diyorsanız…

Bu ülkeyi yönetenler, unutmayın, yakanıza er geç bir gün yapışacağız!

Öyle uydurma senaryolarla “derin devlet” ya da “çete” arayışlarında değil, gerçek hesaplaşma gününde mutlaka bugün bizlere yaşattığınız acıların hesabını soracağız!

Önümüzde diz çökerek yalvarsanız bile asla bağışlamayacağız!

İnsanlık tarihi göstermiştir ki, şimdiye kadar, sağa sola bomba koyarak hiçbir siyasi hedefe, hiçbir insani amaca ulaşılmamıştır…

Sivilleri açık hedef seçerek kan akıtmak hiçbir savaş etiğinde yer almamıştır…

Bu kanlı eylemi kim yaptı ya da üstlendi diye sormuyoruz…

Kim yapmış olursa olsun, kim üstlenirse üstlensin…

Biz, kimin ya da kimlerin işine yaradığını soruyoruz…

Bu eylemin, halkın kafasının egemen ideoloji tarafından bulandırıldığı, insanların kutuplaşmaya itildiği bir dönemde gerçekleşmiş olması dikkatimizi çekmiştir…

Adeta bir “iç savaş” kışkırtıcılığı yapılmakta ve bundan bir sonuç çıkarılmak istenmektedir…

Böylesi bir çatışmanın yaratılması ve halkın korku tünellerine sokulmak istenmesi kimin ekmeğine yağ sürecektir?

Bu sorunun yanıtını da mutlaka vermelisiniz!

10/2/2009

“Tarafsızlık” Düşüncesi Üzerine Notlar

Bilimsel araştırmalar sonucu artık kesin olarak anlaşılmış ve defalarca kanıtlanmıştır ki, doğa da ve toplumsal hayat içerisinde tarafsız (yansız), bir başka adlandırmayla nötr olma durumu kesinlikle yoktur. Bu durum, insanın toplumsal yaşamını ve ilişkilerini belirleyen olaylarda daha da belirgindir. Bizler ne kadar “tarafsız” olduğumuzu söylesek ve o şekilde davranmaya devam etsek de, olaylar içerisinde, bilinçsizce de olsa, mutlaka bir yana düşeriz. Bu, bizlerin sahip olduğu düşünce ve davranış biçiminden kaynaklanır. Ve nesnel durum içerisinde illaki iki yandan birine hizmet eder.

Devlet örgütlenmesi, toplumsal olaylar karşısında ki tutumunda da bu mesajı vermeyi ihmal etmez. Kuşkusuz, kitlelerin kendinden yana olmasını ister ama bunu başaramadığı durumlarda “tarafsız” olun der. Bunu eğitimle ve medya organları aracılığıyla topluma yayar ve bilinçlere işlemesini sağlar.

Geçmişte yaşanan aleni infaz ve katliamlarda devletin vermek istediği mesaj da bu doğrultuda idi. İnfaz ve katliam haberlerinde ki görüntüler, insanların gözlerinin içine sokulurken “benden yana değilsiniz, onlardan da yana olmayın, tarafsız kalın” mesajı verilmek isteniyordu.

Ne yazık ki toplumun büyük bir çoğunluğu bu “komuta” uydu ve tarafsız kaldığını düşündü. Bugün toplumsal ve siyasal alanda yaşanan olaylara karşı duyarsızlığın temel nedenlerinden biri de budur. Oysaki gerçekte bu tarafsızlık, katliamları yapanların işine geliyor ve onlara örtülü olarak güç veriyordu. Devletin kolluk güçleri eliyle binlerce cinayet bu şekilde işlendi. Birçok davada mahkemeler devleti suçlu buldu ve mahkûm etti. Ancak, asıl tartışılması ve mahkûm edilmesi gereken, bu cinayetler karşısında toplumun genel çoğunluğunun “tarafsızlık” adı altında sessiz kalarak verdiği onaydır. Toplumun, insanlık suçları karşısında tepkisizliğinin nelere mal olduğunun açık bir şekilde ortaya koyul(a)mamasıdır.

***
İnsanlık tarihinde ortaya çıkan bütün düşünce sistemlerinin temelinde, insanların varlıklarının oluşturduğu şeylerin, durumların niteliği yatar. Bu niteliğin arttırılması bir yöntem sorunudur. Bu yöntemin ne olacağına dair soruya verilecek kesin yanıt ise, toplum ve doğa olayları karşısındaki tavrımızı, onları yorumlayış biçimimizi ortaya çıkartır.

Doğada madde bilinçten önce vardı. Bilinç, yani duyuların, düşüncelerin, kavramların sonradan maddeye bağlı olarak ortaya çıktığını ve bilincin, canlı dünyanın beyine yansımasıyla oluştuğunu savunan materyalizm, aynı zamanda bilimin de yöntemidir. Buna göre, dünyayı dolduran tüm nesneler, bizim dışımızda mevcutturlar. Biz bu nesnelerin kendilerini, ilişki biçimlerini ancak algılarımız ve araştırmalarımızla(bilimle) anlayabiliriz. Algılarımız, dış dünyanın, sinir sistemimiz aracılığıyla beynimize yansımasıdır. Bu algıların doğru ve yanlışlığı ancak pratik aracılığıyla sınanır ve anlaşılır. Bu algılama yöntemi, doğa olaylarına nazaran daha karmaşık olan toplumsal olaylar için de geçerlidir.

Türkiye toplumu, Müslüman bir toplumdur ve dinin toplumsal yapıdaki ağırlığı ve etkileri bilinen bir gerçektir. Ruhlara ve öteki dünyaya inanılır vb. Toplumun büyük çoğunluğunun düşünme biçimi, materyalist değil, metafizik(idealist) düşünce sistematiğine yatkındır. Bilinci Tanrı vermiştir ve dışımızda ki olayların fazla bir önemi yoktur. Bir haksızlık, adaletsizlik varsa, bu dünyanın bir de öteki dünyası vardır. Orada “büyük yargıç” hepimizi yargılayacak, suçlular ortaya çıkarılacak ve hak ettikleri cezayı göreceklerdir. Bu düşünce yapısı, egemen olan güçlerin işini kolaylaştırmaktadır ve din, devlet tarafından sürekli desteklenmektedir. Toplumsal olaylar karşısında çok ciddi duyarsızlık oluşturan etmenlerden biri de, bu dinsel (metafizik-idealist) düşünme yöntemidir. Ve sonucu, gelişen olaylar karşısında “tarafsızlık” düşüncesini öne çıkarmaktadır.

Doğa bilimlerinin belirli bir düzeye gelene kadar, insanın düşünce sistemini metafizik yöntemlerin belirlemesi, insanlığa çok büyük zararlar vermiştir. Binlerce yıldır akıl dışılığın aşılamamasının köklerini buralarda aramak gerekir.

10/2/2009

"Devrim Yapılmaz, Devrim Olunur!"(*)

 

Çoğumuz yaşamı bir “savaş” olarak kabul ederiz. Sınıflı toplumlarda önemli bir gerçekliği ifade eder bu benzetme. Ama onun gereklerini hayatın içerisinde yerine getirdiğimiz kuşkuludur. Önümüze çıkan engellerle, bizleri kuşatan yaşam şartlarıyla savaşırken kendi içimizde yapmamız gereken savaşı hep unutur; ya erteleriz ya da görmezlikten geliriz. Yaşam içerisinde ciddi bir savaşa girebilmek için önce kendi kendimizle yaptığımız savaşı zafere ulaştırmamız gerekir. Kişinin ilk savaşı, kendisiyle olmalıdır. Dışımızdaki düzenin bizlere yansımalarını içimizden söküp atmanın yolu bundan geçmektedir.

 İnsanın en temel özelliği, bilindiği gibi toplumsal bir varlık olmasıdır. Verili bir sosyal yapının ve üretim ilişkilerinin içine doğar. Bilinci belirleyen toplumsal ilişkiler olduğu için, yaşamın her evresinde sistemin bilinçli ve örgütlü çabalarıyla düzen içine çekilmeye, orada tutulmaya çalışılır. Kişiyi düzen içinde tutmak için atılan düğümler, oluşturulan bağlar sanıldığından çok daha güçlüdür ve kişinin tek başına mücadelesiyle bu çemberi yarabilmesi kolay değildir. Sistemden kopmanın ve özgürleşmenin tek yolu örgütlü bir yaşam tercihidir. “Yeni” insanın ortaya çıkması için kişisel çabaların anlamlı olacağı ancak nihai bir kurtuluş sağlamayacağı gerçeği göz ardı edilmemelidir.
 
Sözü edilen “yeni insan” ve “yeni yaşam biçimi” kültürel bir yenilenme sorunudur. Bu süreç, daha önce inşa edilmiş yaşam biçimlerinin ve alışkanlıklarının üzerine inşa edilemeyeceğine göre, yenilenme süreci ikili bir boyut taşımak zorundadır. Bu sürecin ilk adımını, kendi iç devrimimizi yaparak atabiliriz. Başka bir adlandırmayla, kendimizi silip-bozarak, yeniden yazmalı, yeniden kurmalıyız. Başka türlü olmak kesinlikle yerleşik alışkanlıklar, değer yargıları ve yaşam anlayışlarının aşılmasıyla mümkündür. Kuşkusuz bu bir süreç sorunudur ve eskisi aşılırken yerine yeninin inşa edilmesi zaman alacaktır. Bu durumu mekanik bir süreç olarak da algılamamak gerekir; iç dünyamızda ve yaşam alanımızda eski ile yeninin çatışması zaman alacak, iç içe girmenin, yan yana bulunmanın da söz konusu olduğu bir dönem sonunda, “yeni insan”ın ve  “yeni yaşam”ın nüveleri yavaş yavaş ortaya çıkacaktır. İnsanlaşma sonlu bir süreç olmadığı gibi, gayri insanlaşmaya karşı mücadelenin dışında da değildir.  Mao bir konuşmasında “yetmiş yaşıma geldim, içimde ki maymunla kaplan hala boğuşuyor” diyordu.
 
Kişi kendini değiştirmeden, iç devrimini yapmadan daha büyük devrimlere girişmesi toplumu ve başkalarını değiştirmeye çalışması asla başarı getirmez. Yaşam içerisinde gireceği her savaşı kaybeder ve başladığı yere geri döner. Bu nedenle yeni kişilik taşları çok sağlam örülmeli ve yaşamın içerisinde bir karşılığı olmalıdır. Kişinin savunduklarıyla yaşadıkları arasında ki açı küçüldükçe amaca yakınlaşmada başarıya ulaşılıyor demektir.
 
Kapitalizmin ortaya çıkardığı insan tipinin en önemli özelliklerinden biri de istikrarsızlıktır. Kendisi kriz demek olan kapitalizm, sürekli “ruhsal kriz”  ve “bunalım” içerisinde olan bireyler üretire ve varlığını bu şekilde sürdürür. Bu durum egemenler işini kolaylaştıran önemli bir faktördür, çünkü kafaları karışık, gelgeç ruhlu ve istikrarsız bireylerden oluşan bir toplumu yönetmek daha kolaydır.

Kapitalizm, insanlığın binlerce yıldan bu yana yarattığı ve biriktirdiği insani bütün değerleri tehlikeye sokmuştur. Bugün insanlar sevgisizlik bataklığında debelenirken, bu boşluğu, sevginin sahte biçimleriyle doldurmaya çalışmaktadırlar. Koşulsuz bir insan sevgisi terk edilmiş,  bunun yerine bencilce yaklaşımlar sevgi olarak kabul edilmiştir. Sevgi alanımız, çıkarlarımızla sınırlanmıştır.

Devrimci mücadele içerisinde yer alan insanlarda da sevgisizlik önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Siyasi ilişkilerde sevgi üzerinden oluşmayan aidiyetler uzun soluklu mücadelede dağılmaya mahkûm olacağı gibi tamiri zor sonuçlar da ortaya çıkarır. İhanetlerin, teslimiyetlerin vb. temelinde, yapılan işle ve kişinin kendisiyle barışık olmaması yattığı gibi, özünde sevgisizlik vardır.
  
Kapitalizm insanlar arasında ki rekabeti özendirir ve büyük bir marifet sayar. Muhalif duruş sergilemeye çalışan bizlerde geliriz bu oyuna. Başarısızlık kötü bir şeydir ama bu bizlerin belirlediği yaşam oyununda ki başarısızlık değil, kuralları ve sonucu başkalarının belirlediği bir başarısızlıktır. Rekabet ve başkalarıyla yarış içerisinde olmak, yürüdüğümüz yolda en önemli ayak bağıdır.

Kapitalizm insanı birçok araçla denetim altında tutar ve içsel dünyamızda dâhil bütünüyle teslim almaya çalışır. Bu durum, “modern insan”ın en büyük esaretidir. Bizler de farkında olmadan küçük şeylerin insanı olmaya başlarız. Amaç da budur zaten; insanı küçültmek ve dar bir alana tutsak etmek. Küçük hesaplar, gerek bireysel gerekse örgütsel ilişkilerde hiçbir zaman başarıya ulaşmaz.

Umut eden ve dünyayı değiştirmeye dair projeleri, özlemleri olan insanlar sevgiyi tüm güzelliklerin çimentosu olarak görmelidirler. Yaşamlarımızı ve ilişkilerimizi güzelleştirmek, bu sistem içerisinde dahi olanaklıdır ve bizlerin elindedir. Yeter ki bunun için mücadele etmesini, iç devrimimizi yapmasını bilelim. Sevgisiz ve sahte yaşamlar yaşanmaya değmeyecek kadar anlamsız ve boştur.  Neyse ki, ilerici-devrimci düşüncelere sahip insanlar daha avantajlı durumdadırlar, çünkü ellerinde referansları vardır. Onlara düşen ise “düşündükleri gibi yaşamak” için çaba sarf etmektir.

(*) Bu söz, Ursula Le Guin’e aittir.

9/2/2009

Küresel Sömürüde Kadına Biçilen Rol

Kadının horlanmışlığı, ezilmişliği ve bir eşya gibi kullanılmışlığı, sınıflı toplumların tarihi kadar eskidir. Bu süreçte kadın cinsi, ezme yöntemlerinin birçoğuna tanık olmuştur. Daha güzel görünsün, daha fazla önem kazansın diye tarih boyu yapılanların birçoğu aslında kadına eziyetten başka bir şey değildir. Kadın bütün güzelliklerin simgesidir; incedir, merhametlidir, anadır, yardır vb. Ama bütün bu yakıştırmalar kadın cinsinin toplumsal konumunu pek fazla değiştirmemiştir. Kadın yine ezilendir, sömürülendir. Ancak, kadın cinsinin toplumsal yaşama ve ilişkilere damgasını vurduğu dönemlerde olmuştur.

Binlerce yıl önce anaerkil dönemde, toplumsal yaşamın en önemli belirleyeni kadındı. Anaerkil toplumda erkek kadının eline bakarken, cinsler arasında hiçbir ayrımcılık yoktu ve kadın kendi toplumsal gücünü, saygınlığını baskı ve sömürü aracı olarak kullanmayı asla düşünmemişti. Ezenin ve ezilenin olmadığı, tarihin bu kesitinde, insanlar arası çatışmalar, kan davaları söz konusu bile değildi. Kadın yöneticiydi. Toplumsal alanda medeni haklar, hukuk vb. kurumlar, kadının belirleyiciliği altında işliyordu. Örneğin, doğan bir çocuğun babası sorulmaz, anasının kim olduğuna bakılarak düzenlenirdi kimlik bilgileri. Bu dönemde kimseyi hor ve hakir görme, cinsiyetinden dolayı aşağılama gibi insana yakışmayan davranışlar hiçbir zaman yaşanmamıştır. Basit iş bölümü çerçevesinde, erkek çobanlık yapar, kadın bitki toplar ve ailenin geçimi bu şekilde sağlanırdı. Ne zaman ki erkek, otlattığı sürüye sahip çıktı ve ilkel silahlar bulundu, kadının durumu da sarsılmaya başladı. Çoğalttığı sürüsüyle, o ana kadar sadece ipi ve beziyle övünen erkek, elde ettiği bu güçle kadını tahtında indirerek, egemenlik anlayışını hissettirmeye başladı. Erkek egemen bir dönem ve buna bağlı olarak sömürü ve baskı ilişkileri de yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.

Bundan 10 000 yıl öncesi yukarı vahşet çağında yapılan duvar resimlerinden bugüne ulaşan bilgilere göre, ana Tanrılar her materyale damgasını vurmuşlardır. Anaerkil döneme kadın egemenliği damgasını vurmuştur demek çok haksız bir yaklaşımdır. Bu, anladığımız anlamda bir egemenlik değil, adil bir yaklaşım içerisinde toplumsal alanı ve ilişkileri kadının belirlediği görülmektedir. Bu durum, geleneksel ezme-ezilme ilişkisini ortaya çıkarmamıştır. İspanyada bir mağarada bulunan resimlerde ortaya çıkan kadın figürlerinde kadın egemen kültürünün izlerine rastlanmıştır. Yine erkek egemen toplumun iddialarının tersine, yapılan bir araştırmada o döneme ait, kadın kafatasının hacminin 58cm.üzerinde olduğu, erkeğin ise 55cm kaldığı, yani kadın beyninin erkek beyninden 3cm daha büyük olduğudur.

Oysa bugün, kadını düşürmek ve aşağılamak adına, beyninden başka birçok eksiğiyle erkeğin hizmetçisi, kölesi ve ezileni haline getiren erkek egemen anlayış (ki, bu içinde yaşadığımız kapitalist üretim anlayışının temel direğidir) , yukarıda anlatılan gerçekleri ısrarla göz ardı etmektedir. Avrat kavramını literatüre sokarak, kadına hemen hemen bütün hak ve özgürlüklerini yasaklamıştır.

Kadın anadır, doğurgandır. Doğurganlığı, üretken yanını temsil etmektedir. Erkek egemen anlayış, kadının bu yanına bile göz dikerek, çalmaya yeltenmiş, mitolojide erkek Tanrı Zeus e doğurganlık özelliği yüklemiştir. Kendi çocuğunu doğuran Tanrı(erkek) artık kadını tahtından indirebilirdi. Nitekim öyle de oldu. Anaerkil toplumda, sınıf, statü, ezen ezilen yokken, özel mülkiyetin ortaya çıkması ve üretim araçlarının erkeğin elinde toplanmasıyla birlikte, günümüze kadar gelen geleneksel ezme-ezile, sömürme-sömürülme ilişkileri de ortaya çıktı. Artık, kandaşlar arası boğazlaşmalar, husumet ve çatışmalar serbesttir. Totemlere erkek egemenliği hükmetmeye başladı ve böylece sömürü düzeni de kurulmuş oldu. Bu araçların elde edilmesiyle yeni ideolojiler eşliğinde ezen bir grup oluşturuldu. Bu grup, içinde bulunduğumuz kapitalizm koşullarında, üretim araçlarını ve sermayeyi elinde tutan burjuvazidir.

İnsan doğasından ileri gelen, sabit cinsel biyolojik farklılığı, kültürel kimlikleri temel çelişkiler olarak varsayıp baskı aracı olarak kullananlara karşı, olaylara feminal açıdan yaklaşmak, sınıfsal sorunu göz ardı etmektir ve kadının kurtuluşunu sağlamayacaktır. Cinsel ayrımcı-ırkçılık artık biyolojik olmaktan ziyade, sosyal, ekonomik ve siyasal açılardan ayrımcı bir ırkçılıktır. Emperyalist Avrupa da yaratılan diğer ırkçı ayrımlar gibi, cinsler arası ayrımda günümüzde gözle görünür bir şekilde yaşanmaktadır.

18.yy da mitlerin diliyle ortaya atılan ırkçılık, aydınlanmayla birlikte nasıl bilim, aklın yoluyla oluştuysa, ayrımcılık ve kadının düşürülmesi de aydınlanmayla birlikte hızlandı. Burjuva aydınlanmanın önde gelen düşünürleri, açık açık ırkçı-ayrımcı düşüncelere sahiptiler. Voltaire siyahları hayvanlara yakın bir ırk olarak değerlendirirken, Kant, Afrika zencilerinin doğadan zekâ almadıklarını iddia etti. Yahudilerse tefeci ve dolandırıcıydı. Aydınlanma adına geliştirilen tüm bu ırkçı yeni anlayışlar, geliştirilen bakış açılarına bağlı olarak, toplumlar arası ayrışmalar sistemin ideologları kanalıyla yapılırken, söz konusu ayrışmaların kendi iç dinamiklerinde daha da derinlere inilerek, cinsler arası ayrımlarda alabildiğine hızlandı.

Günümüze kadar gelen egemen üretim ilişkileri sonucu ortaya atılan cinsiyetçi ideolojilerin çözümsüzlüklerinden kaynaklı kadın erkek eşitsizliği, kapitalist üretim ilişkileri devam ettiği sürece çözümlenemeyeceği bilinen bir gerçektir. Kadınları erkeklerin inisiyatifinde tutan, gelenekçi ilişkiler geçmişte olduğu gibi, günümüzde de devam eden küresel ve yerel kapitalist çarkın izlediği politikalarla olduğu gibi devam etmektedir. Dolayısıyla cinsler ayrımını yaratan sömürü mekanizmaları var oldukça, kadının özgürlüğü hayal olmaktan öteye geçemeyecektir.

Sermayenin küreselleşmesiyle birlikte, kadının ve kadın emeğinin sömürüsü alabildiğine derinleşmiştir. Kadın emeğinin sömürülmesine paralel çocuk emeğinin sömürü ve istismarı da yaygınlaşmıştır. Egemen güçlerin değişik dönemlerde dile getirdikleri kadın ve çocuk hakları sözleşmeleri, (sözüm ona) yasal düzenlemeler ve tedbirler, göz boyamaktan öteye gitmeyen uygulamalardır.

Neo-liberal politikalar tüm dünyada olduğu gibi Türkiye de de yoksulluğu, işsizliği ve gelir dağılımında ki adaletsizliği derinleştiren, ücretleri gerileten, örgütlülüğü zayıflatan sonuçlar üretmiştir. Bu politikalarla sosyal güvenlik, sağlık, eğitim, çocuk ve yaşlıların bakımı, kadın hakları vb. sosyal hizmetlere ayrılan bütçeler daraltılmıştır. Sosyal devletin görevleri arasında yer alan hasta, yaşlı, çocuk, engelli insanların bakımı vb. hizmetler tam anlamıyla ortadan kaldırılmıştır. Buna bağlı olarak artan yoksullaşmayla birlikte, cinsler arası ayrımcılık ve eşitsizlik açısı büyürken kadın bedeni metalaştırılmış, sermayenin pazarlama aracı halini almıştır.

Dünyada serbest ticaret bölgelerinde çalışanların % 90 nını kadınların oluşturduğunu düşünürsek, kadının ve kadın emeğinin ne düzeyde sömürüldüğünü ve istismar edildiğini tahmin etmek güç olmayacaktır.

Küresel sermayenin her şeyi metalaştırdığı ve her şeye kâr mantığıyla yaklaştığı günümüz koşullarında, gerek kayıt dışı ve ucuz işlerde, gerekse reklâm, seks ve eğlence sektöründe kadınlar alabildiğine sömürülmektedir. Fuhuş özendirilmekte, genelev ve eğlence sektöründen elde edilen vergiler, devlet bütçelerinin önemli kalemleri arasında yer almaktadır. Yoksul kitlelere ahlâk vaaz edenler, bin türlü ahlâksız ve gayri meşru yoldan gelir elde etmektedirler ve egemenlerin hizmetine sunmaktadırlar.

Türkiye de kadın emeğinin sömürülmesi ve cinsler arası eşitsizlik, 1980 sonrası değişen ekonomik-politik koşullarında etkisiyle doruk noktasına ulaşmıştır. Bu durumu rakamlara bakarak görmek mümkündür. Şöyle ki, Türkiye de her 13 kadına karşılık 87 erkek çalışmaktadır. Türkiye de yaşayan kadın nüfusunun % 26’sı bir iş sahibidir. Bilindiği kadarıyla, 4 milyon kadın kayıt dışı olarak çalışmaktadır. Kadın emeği esnek koşullarda çalışmaya müsait olmasından dolayı, bu alanda da yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Ayrıca, emeklerinin karşılığını tam olarak almaları, erkeklere oranla çok düşük düzeydedir. Erkeklerden % 12 daha eksik ücret almaktadırlar. En fazla Tarım sektöründe kayıt dışı olarak çalışmaktadır, oysa aynı sektörde her 10 kadından 6 sı ücretsiz (aile işçisi) olarak iş görmektedir.

Bunların dışında, erkeklerden sonra ikinci sırada çalıştıkları sektörlerin başında hizmet sektörü gelmektedir. Bu sektör içerisinde yoğun oldukları alanlar, daha çok büro işleri, tezgâhtarlık vb. öne çıkmaktadır. Tekstil sektöründe de kadın emeği sömürüye uğramakla birlikte, daha çok giyim(moda) ve reklâm alanında kadın bedeni, sınırları aşan ve pornografiye varan boyutlarda kullanılmakta, dolayısıyla acımazsızca sömürülmektedir.

Kapitalist meta üretiminde hedef, maliyeti sıfıra düşürmenin yollarını bularak maksimum kâr oranına ulaşmaktır. Örgütlenmenin ve hak alma mücadelesinin gelişkin olmadığı ülkelerde kadın ve çocuk emeğinin sömürülmesinin önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. Bu yüzden bugün üçüncü Dünyanın yeni ve yarı sömürge ülkelerinde kadın ve çocuk emeğinin sömürüsü daha yoğundur.

Erkek egemen toplumda, kadının cinsiyetinden kaynaklanan, maliyete yüklediği artı giderden dolayı, üretim sektöründe çalıştırılmaması ciddi bir etkendir. Hamilelik, doğum, çocuk bakımı vb. durumlardan dolayı, üretim kaybına neden olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle kadınlar daha çok hizmet sektöründe ve kayıt dışı alanlarda çalıştırılmaktadırlar. Kadının düşkünleştirilmesinde bir başka anlayış da,”Kadının yerinin evi olduğu” inancıdır. Günümüzde bu yaklaşım nispeten aşılmış, kapitalizmin, üretim ve hizmet sektöründe kadın emeğine duyduğu ihtiyaçtan dolayı evin dışına çıkarılmış, üretim içine sokulmuştur.

Küresel sermaye, tüm emek güçlerine karşı din, mezhep, töre, etik(kapitalist ahlâk) ,ulusal ve cinsel farklılıklar vb. olgular üzerinden kendi düzenini pekiştirmede ve piyasayı derinleştirmede şiddetli bir saldırı dalgası başlatmıştır. Son yirmi yıldır Dünya, bu dalganın sancılı sonuçlarını yaşamaktadır. Sermayenin küresel kuşatmasının en çok etkilediği toplusal kesimlerden biri de kadınlardır.

Bu durumu ülkemizden sayısal örnekler vererek daha net bir şekilde algılamaya çalışırsak; bugün Türkiye de yönetici olan kadın sayısı şaşırtacak oranda azdır. Yönetici kademelerinde yer alanların %1 ni oluşturmaktadır. Orta kademe de(şef vb.) temsil oranı ise %28 dir. İlginç olan, bunların genelde bağlı oldukları amirlerin hemen hemen hepsinin de erkek olmasıdır. Üst yönetimlerde parmakla sayılacak kadar az kadın yer almaktadır. İdarede yer alan 25 müsteşardan hiç müsteşar kadın yoktur. Sadece 2 müsteşar yardımcısı kadındır. Genel müdür kadrolarında 131 erkeğe karşılık 8 kadın, genel müdür yardımcısı 327 erkeğe karşın 36 kadın bulunmaktadır. Başkan yardımcıları olarak 106 erkeğe karşılık 9 kadın, daire başkanı olarak 1211 erkeğe karşılık 192 kadın görev yapmaktadır. Bu verileri daha da çoğaltmak mümkündür. Ama bütün bunlara karşın en belirgin olan milletvekilliğinde ki düşük orandır. Nüfusun yarsının kadın olmasına rağmen Mecliste temsil oranı %4 geçmemektedir. Bu ülkede kadının sadece adı vardır ve kadın sorunu üzerinden söylenen yalanlar artık kimseyi ikna etmemektedir. Türkiye de nüfus oranı % 54 olan kadınların toplumdaki temsil oranlarının bu kadar az olması gerçekten acı vericidir.

Nüfuslarının çok altında temsil oranına sahip olan ve varlıkları uygulamalarla inkâr edilen kadınların, bunlar yetmiyormuşçasına bir de yöneticilik için gerekli kapasite ve yeterliliğe sahip olmadıkları ileri sürülmektedir. Erkek egemen (kapitalist anlayışa) göre kadınlar zayıf varlıklardır. AKP hükümetiyle birlikte TRT Genel Müdürü olan Şenol Demiröz ün göreve başlar başlamaz, verimliliği düşürüyorlar gerekçesiyle 13 kadını yönetici görevden alması, kadın konusunda ilkel ve gerici yaklaşıma tipik bir örnektir.

17 Şubat 1926 yılında kabul edilen medeni kanunda güya erkeğin çok eşliliği ve tek taraflı boşanmasına ilişkin düzenlemelerin kaldırıldığı, kadınlara boşanma hakkı tanıyan yasa çıkmış olsa da, kağıt üzerinde alınan yol pratikte hiçbir işe yaramamıştır. Aile içi şiddetin % 87 sini kadınlar yaşamaktadır. Evlenmelerin % 40 ı görücü üsülüyle olmaktadır. Evlenmiş olan kadınların %20 si nikâhsız yaşamaktadır. Türkiye de her 3 kadından 2 si işsizdir. İstihdam edilen kadın işgücünün % 71 i kayıt dışı, % 50 si tarım sektöründe çalışmaktadır. Bu alanda çalışanların % 85 i ücretsiz aile işçisidir. Karar organlarında ki kadın oranları % 7 dir. Uluslar arası Af örgütünün 2004 yılında yayınladığı bir rapora göre, kadınların erkeklerden % 20-50 daha az maaş aldıklarını tespit etmiştir. Tüm  küresel dünya da toplum katmanları arasında giderek açılan uçurum, cinsler ayrımında da kendini doğal olarak, ayrımcı özelliğiyle gösterecektir.

Neo-liberal politikalarla, gerek dünyada gerekse ülkemizde, sosyal-devlet olgusu tam anlamıyla ortadan kaldırılmıştır. Yoksulluk artmış, gelir dağılımı yoksulların aleyhine gelişmiştir. Toplumsal ve ekonomik alanlarda, uzun mücadeleler sonucu elde edilen hak ve kazanımlar yok edilmiş, emek örgütlülükleri dağıtılmış ve işçi sendikaları teslim alınmıştır. Kadın emeği ve kadın sorunun da bu gelişmelerin dışında değildir. Sorun, emeğin kurtuluşu sorunudur. Kadın sorunu, insanlaşma sorunudur, insanlaşmayı da tarihsel olarak sağlayacak olan, sınıfsız-sömürüsüz toplumdur. Kadının kurtuluşu, tüm ezilenlerin kurtuluşuyla olanaklıdır. Bu yüzden, tüm ezilen sömürülen ve baskı altında tutulan kadınlar güçlerini emeğin mücadelesine seferber ederek, ancak o zaman özgürlük mücadelelerini zafere taşıyabilirler.

 

9/2/2009

Ahlâk Üzerine Birkaç Söz

Engels şöyle yazıyordu: “Bugün, bu us egemenliğinin, burjuvazinin idealize edilmiş egemenliğinden başka bir şey olmadığını; o zaman ilan edilmiş bulunduğu biçimiyle ölümsüz adaletin,... burjuva adaletinde bulunduğunu... biliyoruz.”

Kapitalizmin “evrensel ahlâk” olarak sunmaya çalıştığı normlar, ilkeler, değerler vb. ölçütler aslında özel mülkiyetin korunması üzerinedir. Sınıflı toplum gerçekliği içerisinde “everensel ahlâk”tan söz etmek mümkün değildir. Ancak bu durum, böylesi evrensel insanlık değerlerinin hiçbir zaman oluşmayacağı anlamına da gelmemelidir. Gerçek ahlâk ancak, insanlar arasında eşitliği fiilen gerçek kılacak olan toplumsal ve maddi koşulların nesnel olarak gerçekleştiği zaman oluşacaktır. Bütün insanların aynı ahlâki değerlere sahip olabilmeleri, sınıfların ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Ancak o zaman bütün insanlar için aynı ahlâk anlayışı geçerlilik kazanacaktır.

Sınıfların ortaya çıkmasıyla birlikte ahlâki fikirlerin çatışması da gündeme gelmiş, daha genel bir ifadeyle ideolojilerin karşıtlığı ve çatışması, var olan toplumsal sınıfların çıkarlarının karşıtlığını yansıtır olmuştur. Burjuvazinin iktidarını kurma dönemlerinde bütün insanların kardeşliğinden söz ederken evrensel bir ahlâk anlayışını geçerli kılmaya çalışıyordu. Ama bu bir aldatmacaydı. Feodalite karşısında ezilen-sömürülen güçlerin desteğini almak için böylesi bir hileye başvurmuştur. Burjuvazi devrimci-ilerici iken bütün insanlar adına konuşmayı ve evrensel ahlâk ilkelerini savunmayı, kendi sınıfsal çıkarları için ahlâksızca kullanıyordu. Burjuvazinin yalanı kısa sürede ortaya çıktı. “Bütün insanlar kardeştir” den faşizme ve ırkçılığa evrilmesi, burjuvazinin evrensel değerlerin taşıyıcısı olamayacağını da ortaya çıkardı.

Evrensel ahlâk ve insanlık değerlerinden söz edebilmek için, insanlar arası eşitsizliklerin, daha doğrusu sınıf farklılıklarının ortadan kalkmasıyla olanaklıdır. İşte o zaman, tek bir ahlâktan (komünist ahlâktan) söz edebiliriz.  İdealist düşünceye sahip olanlar, nesnel gerçekliği görmezler ve sadece metafizik ahlâk anlayışını, fetvalarla yaymaya çalışırlar. Karnı aç olan bir insanın yiyecek “çalma”ması mümkün değildir ve bunu, “ahlâki zekâ”yla (ne demekse) ya da dinsel inançla engelleyemezsiniz.  O halde, evrensel, yani tamamıyla insancıl olan bir ahlâkın zaferine nesnel olarak yol açan, idealistlerin ucuz tekerlemeleri değil, proletaryanın burjuvaziye karşı (ve sözde evrensel ahlâkına karşı) devrimci savaşımıdır. Bu evrensel ahlak, bugün bizim için akıl almaz bir şey de değildir.

Verili şartlarda bile, devrimci değerlere sahip olan ve yaşamına geçiren insanlar arasında rahatlıkla kendine hayat bulabilir. Bu ahlâk anlayışının ilkeleri, kardeşliktir, dayanışmadır, paylaşımdır. Şeyh Bedrettin’in dediği gibi, “yarin yanağından gayri, her şeyde hep beraber” olabilmektir. Kapitalist toplum içinde de, devrimci sınıfın (proletaryanın) ahlâkı, örgütlü yaşam ve devrimci mücadeleyle ete-kemiğe bürünür.

Tüm dünyada, sosyalist devrimlerin zafere ulaşmasıyla ancak evrensel bir ahlâk anlayışına ulaşabilir. Bunun koşulu da, proletaryanın, kapitalizmi parçalayarak, insanın insan tarafından tüm sömürüsünü ortadan kaldırmadır.

Kapitalist düzen, içerisinde uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarını taşır ve varlık koşulu da buna bağlıdır. Bu uzlaşmaz çelişkiler ancak sosyalist devrimle çözülür ve evrensel sosyalist ahlâk bunun üzerinden gelişir. Devrimci proletaryanın sınıf ahlâkı bunun ilk biçimini teşkil eder. Gerçek anlamda sınıf dayanışmasını kavramış proletarya, kendi içinde sorunlar yaşamaz. Bilinçsiz kesimlerin kendi aralarında yaşadıkları çatışma ve sorunları, işçi sınıfının ahlâkı olarak göstermeye çalışmak, yaşadığımız sınıflı toplum gerçekliği içerisinde, emekçi insanlara yapılmış en büyük haksızlıktır.

« Önceki ::