İLHAN SELÇUK GERÇEĞİ SÖYLEMİYOR!
25/3/2008 ·
“Filler tepişmesi” ya da “oligarşi içi bilek güreşi” olarak tarif ettiğimiz, egemen yapı içerisinde İslâmcı Muhafazakârlarla tutucu ulusalcılar arasındaki karşılıklı güç gösterisinde üçüncü perde açıldı.
Bilindiği gibi bu çatışmanın ilk perdesi seçim öncesi Ordu ile AKP arasında geçen karşılıklı dalaşmalarla sahne almıştı. Bazılarının E-Muhtıra dediği, Ordunun siyasete yön verme müdahalesine rağmen AKP’nin seçim başarısı, bir dönem için Ordunun geri çekilmesine neden olmuş, arada da Ergenekon operasyonu yapılarak, tutucu-statükocu güçlere gözdağı verilmek istenmiş ve akabinde AKP’ye kapatılma davası açılmıştı.
Buraya kadar yaşananlar ikinci perdeyi oluşturmuştu. Aynı günlerde, Ergenekon çetesiyle ilişkili oldukları iddiasıyla İlhan Selçuk, Doğu Perinçek ve Kemal Alemdaroğlu gözaltına alındı. Üçüncü perde tam da bu noktada başlamıştır.
Gözaltına alınanların siyaset sahnesinde yer alma şekilleri ve yüklendikleri misyon dikkate alındığında Ergenekon çetesiyle bağlantılarının olmayacağını/olamayacağını söylemek için çok özel bir neden yok.
Bu açıdan fazla bir zorlamaya girmemek gerekiyor. Gözaltına alınma şekilleri, vb. diyerek polise ve emniyete karşı suskunluklarını bozanlara, “bu ülkede bu şekilde çok gözaltılar yaşandı, o zaman neredeydiniz?” demek gerekiyor. “Güneydoğu’da 25 bin şehit verdik. Bir 45 bin daha şehit verir, Kıbrıs’ı da alırız, Yunanistan’ı da” diyen Alemdaroğlu’nun ya da Türkiye Soluna bulaşmış kara ve kirli bir leke olmayı 30 yıldır sürdüren “karanlık yüzlü aydınlık” çevresinin önde gelen ismi Perinçek’i, Veli Küçük ve Ergenekon’dan ayrı düşünmek mümkün mü? Keza İlhan Selçuk ve Cumhuriyet Gazetesi çevresi de, yıllardır cuntacı kafa yapısıyla bu güçlere yakın durmayı, Cumhuriyet rejiminin bekası açısından zorunlu görmemişler miyidi?
Örneğin İlhan Selçuk, Cumhuriyet Gazetesinin bombalanması da dâhil olmak üzere Ergenekon çetesiyle ilgili tek bir yazı yazmamıştır. Öteden beri Orduya yakınlığı bilinmektedir. Devletçidir ve Türkiye’de olmayan Laik rejimin baş savunucusudur. Son dönemlerde, 1970’li yılların sonunda yazdığı “Tek Yol Devrim!” başlıklı yazılarını, Maraş, Çorum, Sivas katliamlarını unutarak MHP’ye övgü dolu yazılar yazmaktan çekinmemiştir.
Tutucu ulusalcılık için “her yol mubahtır” yaklaşımını ayyuka çıkarmış, “solcu ve aydın” olma sorumluluğunu, militarist ve cuntacı kimliğine kurban etmiştir.
Aslında bu konular, İlhan Selçuk’un gözaltı süresince ve sonrasında yeterince konuşuldu. Bizim değinmek istediğimiz nokta, kırk sekiz saatlik gözaltı süresinin nasıl geçtiğine dair basına yaptığı değerlendirmelerdir.
İlhan Selçuk, siyasi şube ve emniyete dair yaptığı değerlendirmelerle öyle bir tablo çizmiştir ki, sanki bu ülkede baskılar kalkmış, devletin işkence uygulamaları sona ermiş ve ortalık güllük gülistanlık olmuştur. Selçuk, kendine tanınan “imtiyazlı tutuklu” halini genelleştirmiş ve bu ülkede gözaltına alınan her kesin aynı rahatlığı yaşadığı yanılsaması yaratmayı başarmıştır. Oysa ki, bu ülkede işkence hala vardır ve sistematik olarak devam etmektedir. Özellikle devrimciler ve Kürt yurtseverler üzerinde etkisini sürdürmektedir. İlhan Selçuk’un gözaltına alındığı tarihlerde Newroz kutlamalarından dolayı insanlar coplanıyor, kurşunlanıyor ve yüzlerce gözaltı yaşanıyordu. Bu göz altılarda her halde, polisin ikram ettiği çaylar eşliğinde Fenerbahçe’nin Ligde ki durumu konuşulmuyordu.
İlhan Selçuk siyasi polisi sempatik göstermek için, gözaltına alınmasının magazin bölümünü öne çıkarıyor, kendisine nasıl saygın davranıldığını anlatmakla bitiremiyordu gazetelerde. En son sadede geliyor ve Ergenekon çetesine fikri önderlik yaptığı suçlamasının olduğunu açıklıyordu.
Şimdi şöyle bir senaryo yazalım isterseniz: İlhan Selçuk bir devlet çetesine değil de, varsayalım ki devrimci bir örgüte ya da PKK’ye “fikri önderlik yapıyor” diye suçlansaydı durumu ne olurdu acaba? Yine çayla karşılanıp, özel bir odada ağırlanarak genç ve küpeli polislerle futbol sohbeti yapabilir miydi? Siyasi polisi ve Emniyeti bu kadar insancıllaştırıp sempatik gösterebilir miydi?
İlhan Selçuk, Emniyet ve siyasi polis konusunda kendi gözaltı tecrübesinden yola çıkarak bu kadar rahat konuşmakla, ülkemize özgü gerçekleri gizliyor ve gözaltına alınan herkese aynı davranılmadığını bilerek, gözaltı konusunda genelleme yapmadan çekinmiyor. Çok rahat bir şekilde, “Emniyette ve siyasi şubede çok şey değişmiş” diyerek gerçekleri anlatmaktan kaçınıyor.
Tarihin akışı içerisinde tüm insanlık değerlerinin sınandığı, sınava tabi tutulduğu kritik dönemler vardır. Bu sınavlardan insanın ve insanlık değerlerinin yara almadan çıkmasında aydınlara önemli görevler düşmüştür/düşmektedir. Yaşadığı tarihsel süreçte olgulara tanıklık etmek ve haklı olanı tespit edip ondan yana taraf olmak, her koşulda savunmak bir “aydın”lık ölçütüdür. Bu tutum aynı zamanda kendini “aydın” olarak tanımlayan biri için kaçınılmaz bir görevdir. Ne yazık ki İlhan Selçuk bu şekilde davranmamış, baskıcı ve militarist güçleri şirin göstermeye çalışarak iyi bir sınav vermemiştir.
Sonuç olarak, bu tepişmeden demokrasinin ya da demokratik değer ve teamüllerin güçlenerek çıkacağını beklemek en büyük aymazlıktır. Taraf olmak da aynı şekilde, aydınlığa karşı karanlık bir kesimin yanında yer almayı gerekli kılacağı için, tarihsel sorumluluk konusunda, insanlık değerlerinin yazıldığı sayfaların dışına düşmeyi beraberinde getirecektir.
Mehmet Ali YAZICI
Yorum (0)
Yarın Newroz! …
20/3/2008 ·
Yarın Newroz! …
Başta Kürt halkı olmak üzere, tüm Ortadoğu halkları için özgürlük ve bağımsızlık ateşinin yakıldığı günün adıdır Newroz.
ABD emperyalizminin bölgeyi kan gölüne çevirdiği, halkları bölüp parçalayarak birbirine düşürdüğü, çatıştırdığı içinden geçtiğimiz dönemde
Newroz daha bir anlam ve önem kazanmaktadır.
Kürt halkının çeyrek yüzyıldır verdiği özgürlük mücadelesinde kendini cisimleştiren Newroz, egemenler cephesinin de korkulu rüyası olmaya devam etmektedir.
Newroz baskıya, zulme ve esarete karşı direniştir. “Çağdaş” Dehaklara karşı çağdaş Kawaların direnişidir.
Daha dün, Kürt coğrafyasına tonlarca bomba yağdıranlar, uluslar arası hukuku ve teamülleri hiçe sayarak binlerce masum insanı katledenler, sınır ötesi operasyon kararları alanlar utanmadan yarın Newroz için açıklamalar yapacaklar. Newroz’un anlam ve önemini karartarak, bu günün adına “bahar bayramı” diyecekler.
Üzücü olan şey, Kürt halkının iradesini temsil ettiğini söyleyen DTP’nin, eli kanlı faşist bir parti olan ve birçok katliama imza atan MHP’nin “Nevruz resmi bayram olsun” önerisine destek veriyor olmasıdır.
Son yirmi beş yıldır, kan ve can pahasına verilen Kürt özgürlük mücadelesi, ulusal kurtuluş mücadelesi ekseninde son sınırına gelip dayanmış bulunmaktadır. Son yıllarda, bu sınırın ötesine geçememe sıkıntısını yaşamaktadır. Dolayısıyla, farklı yönelimlere, aldatılmalara ve kırılmalara açıktır. Kürt halkı modern anlamda, tarihinin en kapsamlı ve en örgütlü hareketini yaratma başarısı göstermişken, Kürt direnişine önderlik edenler, emperyalist küresel kuşatmanın saldırıları karşısında ciddi bir kafa karışıklığı ve bilinç bulanıklığı yaşamaktadırlar.
Kürt Ulusal Kurtuluş hareketinin tasfiyeci saldırılardan korunması seçenekleri, her geçen gün biraz daha azalmaktadır. Bu çubuğun tersine bükülmesinde Kürt halkının en önemli referansı, geçmiş mücadele birikimi, deneyimi ve yarattığı değerler olmalıdır. Bu doğrultuda hareket eden bir halkın geldiği noktadan geriye çekmek, potansiyellerini dağıtmak ve özlemlerini ortadan kaldırmak mümkün olmayacaktır.
Ortadoğu halkları bir yandan güçlü bir kuşatılmışlık altında iken, bir yandan da ciddi bir sınavla karşı karşıya bulunmaktadırlar. Toplumsal ve ulusal kurtuluş hareketleri, tarihin her döneminde bu tür sorunlarla karşılaşmışlardır. İhanetler olmuş, teslimiyetler-yalpalamalar yaşanmış ama mücadele tarihinden biriktirilip taşınan değerlerle kavganın bir üst noktaya taşınmasının yolu ve yöntemi de her zaman bulunmuştur. Ortadoğu halklarının bir parçası olan Kürt halkı, bugün içten ve dıştan yaratılan kuşatma çemberini de er geç parçalamayı başaracaktır.
Bize düşen görev, bu mücadelede Kürt halkını yalnız bırakmamak, tarihsel ve sınıfsal sorumluluklarımızı hatırlayarak, Kürt mücadelesinin, “ulusal kurtuluş mücadelesi” sınırlarının ötesine taşınmasında üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmektir.
Yarın Newroz! ... Dehaklara karşı, elimizde özgürlük ateşi…Bir kez daha Kürt halkının yanındayız…Alanlardayız….
Mehmet Ali YAZICI
Yorum (0)
KOSOVA'NIN BAĞIMSIZLIĞI
19/2/2008 ·
|
|
| Mehmet Ali Yazıcı | |
|
Amerikalı Senatör Albert J. Beveridge, 1898 yılında yaptığı bir konuşmada şunları söylüyordu: “Daha soylu ve daha erkek insanlardan doğan, daha yüksek uygarlıklar önünde alçak uygarlıkların ve çürümekte olan ırkların ortadan kalkması Tanrının sınırsız tasarısının bir parçasıdır. Tutacağımız yol bizim için çizilmiş bir yazgıdır. Dünya ticareti bizim olmalıdır ve olacaktır... Ticaret karakollarımızın çevresinde bizim bayrağımızı dalgalandıran ve bizimle ticaret yapan kendi hükümetlerine sahip büyük sömürgeler kurulacak,kurumlarımız ticaretin kanatları altında bayrağımızı izleyecektir.”
Senatörün söyledikleri, yüzyıldır ABD yayılması ve dünyayı hegemonya altına alma operasyonlarıyla artarak sürmüştür ve sürmeye devam etmektedir.
ABD ve AB emperyalizminin “son başarı”larından biri Yugoslavya’nın dağıtılması ve Balkanların bir alev topuna çevrilmesidir. Sırp-Arnavut çatışmasını yaratan güçler nihayetinde Kosova’nın sözde bağımsızlığını da kabul ederek, kendilerine bağlı kukla bir devlet kurmuş durumdalar. ABD Başkanı George W. Bush, Kosova Devlet Başkanı Fatmir Seydiu'ya yazdığı mektupta, “ABD halkı adına, Kosova'yı bağımsız ve egemen bir devlet olarak tanıyorum” diyerek, Kosova’nın bağımsızlığının nasıl düzmece bir oyun olduğunun ipuçlarını da vermektedir. Bush, “ABD, sizin ortağınız ve dostunuz olacaktır” sözlerini kullandığı mektubunda, “ABD ile tam diplomatik ilişki kurma isteğinizde, Kosova'nın en yüksek demokrasi ve özgürlük standartlarına ulaşma isteğini ifade ettiniz” diyerek, diğer ülkelerde gerçekleştirdiği baskı, sömürü ve katliamları gizleme telaşı içindedir.
ABD, dünyada hiçbir ülkenin bağımsızlığını isteyecek kadar askeri, siyasi ve ekonomik bir merhamete sahip olmadığını, Irak’ta, Afganistan’da ve dünyanın diğer işgal altındaki ülkelerine bakarak görebiliriz.
Emperyalizm hiçbir ülkeye bağımsızlık ve özgürlük getirmemiştir ve getirme şansına da sahip değildir. Emperyalizmin dünya halklarını inim inim inlettiği bir dönmede gelişen ulusal bağımsızlık hareketleri eğer o ülke halklarının kendi öz gücüne ve o ülkenin kendi öz dinamiklerine dayanmıyorsa bu demektir ki, emperyalizmin vazgeçilmez politikası olan “böl, parçala, yönet” hareketi hayata geçirilmektedir. Bugün balkanlarda yaşanan parçalanmalar ve Kosova’nın bağımsızlığı hareketi de bu politikanın sonucudur. ABD ve Avrupa Devletleri denetiminde kurulan kukla bir devlet, Kosova halklarına gerçek bağımsızlık ve özgürlük getirmeyecektir.
Balkanlar’da Kosova merkezli yeni bir çatışma ve kıyım süreci daha başlatılmıştır. Bundan sonra yaşanacak olayların ve akacak kanın tek sorumlusu şimdiye kadar olduğu gibi başta ABD emperyalizmi olmak üzere dünyayı kana boğan güçlerdir. Başta Kosova halkı olmak üzere Balkan halklarının bu oyuna gelmemeleri gerekir. |
Yorum (1)
DEVLETİN ÇETE KABIZLIĞI
13/2/2008 ·
| Mehmet Ali YAZICI Hatırlanacaktır, Susurluk olayından sonra geniş bir rejimi “aklama” kampanyası başlatılmış ve devletin “bağırsaklarını temizlediği” iddiaları ileri sürülmüştü. Davalar açılmış, göstermelik mahkümiyetler verilmiş hatta devletin başmüfettişleri kalın kalın raporlar hazırlamışlardı. Bu raporlarda rejimin çok ciddi anlamda çeteleştiği ileri sürülmüştü. Şimdilerde “daimi” Cumhurbaşkanlığı yapan Demirel’de o dönemde “Susurluk olayında sonuna kadar gidilecektir” diyerek, bu sahte kampanyanın ve atraksiyonların baş mimarlığını yapmıştı. Aynı Demirel daha sonraları, “Derin devlet olacaktır” demiş ve bu derinlikte Orduyu işaret etmişti. Aradan bunca zaman geçti. Şöyle bir geriye dönüp bakınca bunca tantananın siyasi bir sahtekârlıktan öte bir anlam ifade etmediği daha net bir şekilde görülecektir. Çünkü ülkede kontra faaliyetleri durmamış, yaşanan olayların siyasi sorumluları ortaya çıkarılmamış, açıklık oluşmamış ve rejimin koyduğu yasaları bile hiçe sayarak büyük provakasyonlar kotarılmıştır. Özellikle Kürt halkı ve emek güçleri üzerinde yürütülen açık ve gizli devlet terörü her gün artarak sürmüştür. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sahte “bağırsak temizleme operasyonu”nda ikinci perde Ergenokunculara yapılan operasyonla açılmış durumda. Medya birkaç gündür, bu tür ortaya çıkan olaylarda her zaman yaptığı gibi büyük bir şamata koparmakta ve devletin kirliliğini deterjanlama konusunda görevini layıkıyla yerine getirmektedir. Öyle ki, Murat Belge gibi bazı yazarlar bile, “eğer bu olay sonuçlanırsa, son yılların değil yüzyılın olayı olur” diyebilmektedirler. Açık konuşmak gerekiyor; bu rejimin en önemli karakteristiği, gizli ya da açık, faşist bir yönetim biçimine sahip olmasıdır. Kuruluşundan bu yana komplolar, provakasyonlar, darbeler hiç bitmemiş, bir avuç azınlığın çıkarları için haklı-meşru çoğunluk üzerinde her türlü gayri meşru yöntem denenmiştir. Özellikle 1950 sonrası ortaya çıkan yeni-sömürge ülke olma olgusu, baskı ve şiddet yöntemlerinin devreye sokulmasında çok etkili bir hal almıştır. Bu yüzden son dönem gelişmelerine de emek güçlerinden ve özgürlüklerden yana olan hiç kimsenin güvenmemesi gerekiyor. Sorun bir iç hesaplaşmadır ve “çizmeyi aşma” kuralı burada da devreye girmiştir. Birileri, çizmeyi aştığı için AKP hükümetinin gadrına uğramıştır. Bu ülkede hükümet olanlar hiçbir zaman gerçek anlamda iktidar olamamışlardır. AKP’de geçmiş hükümetlerden farklı değildir. Kontra Ergenekon örgütlenmesi ve Veli Küçük bu ülkede bilinmeyen şeyler değildi; yıllar önce birçok katliam ve cinayette isimleri geçti ama nedense hep göz yumuldu. Demek ki o zamanlar devletle çıkarları örtüşüyordu ama şimdi örtüşmüyor. Sorun bundan ibarettir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kirli işler, çeteler, kontra faaliyetleri, provakasyonlar vb. gayri meşru ve halk düşmanlığı konusunda “bağırsaklarını temizleme” gücüne sahip değildir, böyle bir niyeti de yoktur. Devlet bu konularda kabızdır. Çünkü arkasında halk desteği olmayan bir yönetim bu saydığımız yöntemlerle ayakta durur ve varlığını anacak bu şekilde devam ettirir. |
Yorum (1)
TÜKENİŞ
27/10/2007 ·
|
Hayatın arka yüzündeyim Elimde gerçeğin çıngırağı Salladıkça ön yüzde Pul pul dökülüyor insan Ve çoğalıyor gölgelerimiz İnsanın tükenişidir Kentsel yalnızlıklarda Merhabasız çoğalışımız |
|
Mehmet Ali Yazıcı |
Yorum (0)
Son Yazılarım
- Egemenlerin Kronik Korkusu:1 Mayıs
- Tarafımız Belli Olsun!
- "Devrim Yapılmaz, Devrim Olunur!"(*)
- Eleştiri, Özeleştiri ve Sol
- MİT Parti mi Kuruyor?
Kategorilerim
Arkadaşlarım
- bizimada
- sendikal
- wamedeusm
- eglencecafe
- programsarayi
- benyaziyorummuzik
- alternatifblog
- ezel06
- solcularbirligi
- proleter
- ozanlan

