ALBATROS

9/2/2009

Din mi? Bilim mi?

Muhafazakâr ve dinci çevrelerin, kendilerinin hoşlarına gitmeyen ve beğenmedikleri düşüncelere karşı verdikleri refleks hep aynıdır; ya zorla susturmaya çalışırlar(Sıvas ta olduğu gibi) ya da  ideolojik sapkınlık  derler(Evrim Teorisine dedikleri gibi). İdeoloji onlara göre sapkın, bozguncu fikirler taşır ve uzak durulması gerekir. İdeolojilerin yanlış bilinç olduğunu savunurlar. İşin esası şudur; bilimsel ideolojiler yanlış bilinç değildir, resmi ideolojiler yanlış bilinçtir. Dinler de resmi ideolojiler kapsamında değerlendirilebilir. Sanki dinleri ve dinsel düşünceleri savunanlar ideolojik davranmıyorlarmış gibi çok rahat bir şekilde saldırıya geçerler. Bir söz Tanrı nın sözü olunca ideolojik olamaz mı?

Tarihte bilim ile din arasında ki ilişkiler hep sorunlu olmuştur. Din, bilimsel düşüncenin ve gelişmelerin önüne geçmek istemiş, engellemeyi başaramayınca da somut cezalar önermiştir. Örneğin, Orta Çağ Avrupa sında Engizisyon Mahkemeleri, esasta, dinsel düşünceye darbe vuran ve dini gerileten bilim düşüncesini yargılamak ve cezalandırmak için kurulmuşlardı. Amaç, pozitif bilimlerde ki dinamik gelişmeyi engellemekti. Orta Çağ karanlığına karşı gelişen Aydınlanma, bilimin ve bilimsel düşüncenin özelde Hıristiyanlığa, genelde ise tüm dinlere ve dinsel düşüncelere karşı aklın ve bilimin zaferidir.  Bilimsel gelişmeler karşısında Hıristiyanlık havlu atmasına rağmen, günümüzde yine de, örneğin genetik mühendisliğinin çalışmalarını engellemek için Kilise, elinden geleni yapmaktadır.

İslâm ise çeşitli yorumlara sığınarak direnmektedir. Artık şu kabul edilmelidir ki, dinler ve onlara yön veren kutsal kitaplarda yazılanlar bugün insanlığın sorunlarına hiçbir çözüm üretemez. Dinlerde önemli bir yan oluşturan ahlâksal öğütlerin de bir önemi kalmamıştır. Kapitalizm(sermaye) kendi ahlâkını daha doğrusu kendi ahlâksızlığını oluşturmuş, dinsel temalar üzerinden hareket edenler bile bu ahlâksızlığı yaşamlarının temeline oturtmuşlardır.

Bilimin dinle ilişkisi hep sorunlu olmuşken, bilim ideoloji ilişkisi sağlıklı bir şekilde kurulmuştur. Bilimin ideolojiyle ilişkisi kuramsal düzeyde, bir başka deyişle teori aracılığıyla olur. Teori ise bilindiği gibi, kavram ve kategorilerle yapılır. Bilim dili, içinde geliştiği toplumsal, siyasal ve ekonomik yapının kavramsal çerçevesi ve birikimiyle kurulur. Diğer yandan da kendi ürettiği kavramlarla o toplumun düşünsel ve ideolojik düzeyini etkiler. Burada şunu demek istiyoruz; bilimsel teorilerin bazı kavramlar oluşturup kullanabilmesi, toplumun zihinsel, düşünsel ve ideolojik düzeyinin o kavramların ortaya çıkmasına elveren bir olgunluğa ulaşmış olmasını gerektirir. Diğer yandan, böylesi bir gelişme, yani bilimin her teorik atılımı, yeni bir kavramsal yapının oluşmasını sağlar ve eskiden kopuş daha kolay olur. Bu düzey yoksa, o toplumda ne bilimsel düşünce ne de bilimsel gelişme olabilir.

Bugün İslamiyet in geçerli olduğu toplumların en önemli handikabı budur. İslâm ın düşünce sistematiği, insanların zihinlerini dumura uğratmış, soru sordurmaz, sorgulatmaz ve yargılatmaz hale getirmiştir. Onların zihinsel dünyalarında tek bir gerçek vardır; dinin emrettiği şekilde yaşamak ve din için savaşmak.

Bilim, her türlü keyfi irade ve yaptırımdan bağımsız, kendi yasalarının olduğu kabulünü gerektirir. Bu yasa ve ilkeler çerçevesinde hareket eder. Dinsel düşünce ise insana dogmatikliği, kutsal kitabın söylediklerine bağlılığı emreder. Kutsal kitapların söyledikleri asla tartışılamaz ve değiştirilemez. Bu katı yaklaşım, İslamiyet te daha da keskin bir şekilde kendini gösterir. Dünya değişir ama ayet ve hadisler asla değişmez, ancak yorumlanabilirler. Bir şeyi az da olsa değiştirmeden geliştirmek bilimsel olarak mümkün değildir. İslâmcı çevreler, Kuran ın değişmeden bugünlere gelmiş olmasını çok büyük marifetmiş gibi söylerler ve dinlerinin sağlamlığına kanıt olarak gösterirler.

Marx, mealen, dirilerden çektiğimizden daha fazlasını ölülerden çekmekteyiz der. Atalarımızın ilk başlarda metafizik düşünce biçimleriyle hareket ederek ruhların varlığına inanmaları ve Animizm inancını ortaya çıkarmaları, doğa karşısındaki çaresizliklerinin sonucu olmuştur. Şamanizm, totemizm vb. gibi inançlar ve giderek, sınıflı toplumlarda ortaya çıkan tek Tanrılı büyük dinler, hep bu çaresizliğin ürünüdür. Yani,  Tanrılar insanlardaki ussal şaşkınlığın nedeni değil, sonucu  olarak ortaya çıkmışlardır. Tanrı yı insan yaratmıştır ve daha sonra da kendi yarattığı şeye kölece inanmaya başlamıştır. Aynen, para-insan ilişkisinde olduğu gibi. İnsan, kendi icat ettiği paranın esiridir şimdilerde.

Bilime inanmak, güvenmek gerekiyor. Bilim yöntemi, hayata bakışımızın da anahtarı olmalıdır. Bir şeye körü körüne inanmakla, bir şeyi nesnel durumu itibarıyla anlamaya çalışmak ve sonra inanmak aynı şeyler değildir. Dinci ve muhafazakâr kesimler için acı ama gerçek olan şey, insanlık tarihinde dinler artık miadını doldurmuş olmasıdır. İçinden geçtiğimiz dönemde dinsel ideolojilere sığınmaya çalışmak son çırpınışlardır. Bunu kabul etmek gerekiyor. Doğa bilimlerinde ki her gelişme, dinsel düşünceye büyük darbeler vurmuş ve insan toplumları için gereksizliğini her geçen gün biraz daha açığa çıkartmıştır. Bu gün sır olarak görünen, evrene ve dünyaya dair olgular gelecekte mutlaka açıklanacak, bunu da dinler değil, bilim yapacaktır.

 

9/2/2009

Öğretmen İmama Yenildi(mi)?

Son yıllarda siyaset ve toplumbilim alanında “mahalle baskısı” olarak ifade edilen yeni bir kavram sıkça kullanılır oldu.  Kavramın mimari, ülkemizde ki gerici tarikat örgütlenmesini “sivil toplumculuk” olarak gören siyaset bilimci Prof.Dr.Şerif Mardin.

Toplumun İslamileştirilmesini  “sivil toplumcu gelişme” olarak tanımlayıp daha sonra “mahalle baskısı”ndan söz etmek elbette bir tutarsızlıktır. Ancak bunun üzerinde durmayacağız.

Mardin, “mahalle baskısı” kavramı için “bilinmeyen ve sosyal bilimce ifade edilmesi çok zor olan bir hava” diyor. Kendisinin dahi tam olarak ifade edemediği bir durumu, sosyal bilimcilere havale ederek tabiri caizse, “ben buldum onlar açıklasın” demeye getiriyordu.

Konunun tam olarak anlaşılmadığı düşünülmüş olsa gerek, Şerif Mardin, geçtiğimiz günlerde, “mahalle baskısı”nı konu alan “ne demek istedim?” başlığı altında bir de konferans verdi.

Bu konferansta yaptığı konuşmaya bakıldığında, kavram üzerinde bir berraklık, açıklık ve net bir tanım yine oluşturamamış. Bu durumu Radikal Gazetesi’nden Nuray Mert eleştirdi ve “hiç konuşmasaydı daha iyi olurdu” dedi.

Konu malum, 12 Eylül sonrası toplumsal alanda ortaya çıkan ve hızla büyüyen İslâmileşmeyle ilgili. Bu sürecin sosyal hayatta ve insan ilişkilerinde ortaya çıkardığı davranış biçimi, Osmanlı döneminde önemli bir sosyal birim olan mahalle olgusu üzerinden açıklanmaya çalışılıyor, Cumhuriyet döneminin kendi kültürünü ve değerlerini oluşturamamasından dolayı Osmanlı’da ki mahalle kurumu etkisini devam ettirmektedir deniyordu.

Osmanlı’da mahalle kurumu İslam dininin etkisiyle genellikle İmam üzerinden yürüyor, mahallede “iyi, güzel ve doğru”nun inşa edilmesi “göz ve bakmak”la gerçekleşiyordu. Bu ilişki tarzı bir tür “gözetleme” kültürüydü ve bireyin toplumsal ve bireysel ilişkilerinde etkiliydi.

“Mahalle baskısı” olgusu bir tür otokontroldür ve mahallede ki aktörlerin ve kurumların aracılığıyla ahali üzerinde etkisini gösterir. Şerif Mardin, kısaca bu minvalde ve dağınık bir şekilde anlatmaya çalışmış meramını ve şu sonuç ortaya çıkmış:

Cumhuriyet dönemi kendi değerlerini iyiden, doğrudan ve güzelden yana yaratmayı başaramamış, dolayısıyla eski toplum (Osmanlı’da ki yaşam tarzı) ilişkileri aşılamamıştır. İlerlemecilik eğer kültürel olarak değişim ve dönüşüm açısından topluma bir şeyler katmıyorsa, “eski” olana dönüş her zaman mümkündür. Osmanlı döneminin belirleyici karakteristiği olan “mahalle kurumu”, dolayısıyla “baskısı” Cumhuriyet döneminde de devam etti. Bu süreç İslâmi değerler üzerinden kendini var ettiği için toplumsal ve kültürel alanda yoğun bir İslâmileşme yaşanmaktadır. Bu durum, diğer kültürler, yani farklı olanlar üzerinde bir “baskı havası” oluşturmaktadır. İşte bu “mahalle baskısı”dır.

Sembolik değerlendirmeyle, “yeni dönemin temsilcisi olan öğretmen”, “eski, geleneksel yapının temsilcisi olan imama” yenilmiştir.

Şimdiye kadar dünyanın birçok yerinde yaşanan devrimler bize göstermiştir ki, siyasal üst yapıda ortaya çıkan değişim, toplumun değişim ve dönüşümün sağlamaya yetmiyor.  Cumhuriyet’in kendi değerlerini yaratamadığı bir gerçektir çünkü 1920 Burjuva Devrimi her açıdan kendini geliştirememiş, Stalin’in deyimiyle 1925’de batağa saplanmıştır. Netice de bu durum, dönemim egemenleri tarafından bir tercih sorunuydu.  Kendi çıkarları açısından Devrimin ilerlemesini istemiyorlardı. İktidarı ele geçirmişlerdi ve burjuva değerlerin gelişimi dahi ülkede verilen sınıf mücadelesinin önünü açabilirdi.

Burada çok önemli bir noktanın altını çizmek gerekiyor: Egemen güçler yeni değerlere( esasta olmayan şeylere) abartılı vurgular yaparlarken, yürüttükleri gerici müfredat ve milli eğitim politikalarıyla Öğretmenin İmama yenilmesinin değil, Öğretmenin İmamlaşmasını sağlamışlardır. Toplumun değişimi ve gelişimi asla istenmemiştir. Bugün öğretmenler, devletin yürüttüğü baskı ve kıyım politikalarıyla ya İmamlaşma ya da bu mesleği bırakma ikilemiyle karşı karşıya getirilmişlerdir. Mahalle ise artık kalmamıştır ve İslâmi değerlerle yaşamak istemeyenlerin üzerinde mahalle baskısı değil, laik olduğunu iddia eden devletin ve hükümetlerin baskısı vardır.

Bunu anlamak için, Şerif Mardin’in yaptığı gibi lafı dolandırmaya hiç gerek yok. Toplumsal alanda ortaya çıkan olgu ve olayları sınıfsal bağlamından kopararak anlamaya ya da anlatmaya çalışmak, gerçeklerin karartılmasında önemli bir işlev görür. Bu toplumun çimentosu olarak tanımlanan din ve dinsel düşünceler her alanda teşvik edilmektedir. Toplumun manevi değerlerini koruma ve kollama adı altında yasalar ve yaptırımlar mevcuttur. Nitekim Şerif Mardin’de daha önce Tarikat ve Cemaat örgütlenmelerini sivil toplum örgütlenmesinin bir gereği olarak görüyordu. Bugün karşımıza, türbanla sembolize edilerek çıkarılan sorunsa özünde sermayeler savaşının yüzeye yansımasıdır. Yıllardır görmezden gelinen Anadolu burjuvazisi tekelci burjuvaziye kafa tutar hale gelmiştir.  Toplum “türban özgürlüğü” bahanesiyle bu çıkar çatışmasına alet edilmektedir.

Bize düşen görev, toplumsal ve siyasal alanda ortaya çıkan gelişmeleri sınıfsal bağlamlarından koparmadan değerlendirebilmektir ve bize dayatılanların dışında “üçüncü seçenek”ler oluşturabilmektir.

 

9/2/2009

Çözülme...

Çözülme...

Sahte yaşamların parıltılı ışıkları altında soluk alarak yaşadığımızı sanıyoruz çoğumuz. Gün geçtikçe, insanlık değerlerinden uzaklaşmanın ve çözülmenin bıktırıcı baskılaması altında yaşama alıştık/alıştırıldık. Demek ki, o sahtelik aslında kendimizde, kendi içimizde.

 İnsan, binlerce yıldan bu yana, çok büyük bedeller pahasına elde ettiği, biriktirdiği ve korumaya çalıştığı değerleri terk etmiş durumda. Bu terk ediş, sahteliğimizin tarihsel ve toplumsal zeminini oluşturmakta. Kapitalizmin gayri meşru yaşam tarzını ve ilişki biçimlerini gizlice onaylamanın utancını yaşamıyoruz.

Vazgeçilen değerleri günümüz şartlarında elde bulundurmak, savunmak ve yaşama geçirmek kolay değil. Bir bedel ödemeyi ve yalnız kalmayı gerektiriyor. Düzenimizi kaybetmekten korkan insanlar olarak göze alamıyoruz bu durumu ve sahte yaşamayı seviyoruz. Kendimizi sorgulamaya ihtiyaç duymuyoruz. Bu yüzden rahatız.

Yaşamın olanakları ve belirleyici toplumsal aktörler bizim sahteliğimizi kutsuyor, alkış tutuyor ve onaylıyorlar. “Daha fazla sahtelik!” diyerek insana yön veriyorlar. Bu yönlendirmeden şikâyetçi olanlarımız bile kendilerini bu yaşama uydurmaya çalışıyorlar. İnsani değerler skalamız ortadan kalkalı çok oldu. Çıtalarımızı düşürdük. Omurgasız ve çift yüzle yaşıyoruz çoğumuz.

İnsanlığın gelişim tarihinde, sahte yüzler oluşturmak için maskeler vardı ama her zaman kullanılmazdı. Ara sıra takılır sonra bir kenara koyulurdu. Şimdi öyle değil ama. Artık insanlar, gerçek yüzlerini gizlemek için yüzlerine taktıkları maskeyi hiçbir zaman çıkarmıyorlar. Bu yüzden kimse kimseyi tanımıyor artık. Gerçek yüzümüzü gizlemenin telaşı içindeyiz. Ne yazık ki, birkaç kişi değil milyonlarcayız. Şairin dediği gibi:

“Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.”

Bu gidişe bilinen kavramsal düzeyle karşı durmak bir anlam ifade etmiyor artık. Söylenmedik ne kaldı ki! Konuştukça, yazıp çizdikçe daha fazla kirlenmiyor mu insan? Daha fazla batmıyor mu dünya?
 
Bu anlamsızlığın, değersizliğin ve yanlış gidişin vicdani sıkıntısını, düşünce üreten, kavram kuran ve söyleyen aydınlar çekiyor.
 
Adorno’da onlardan biri. Diyor ki, “aydın için, kültür alanında bile artık hiçbir sabit, garantili kategori kalmamıştır”  ve ekliyor; “günün hayhuyu da binlerce talebiyle zihinsel yoğunlaşmaya müdahale etmektedir, bu yüzden bugün biraz olsun kayda değer bir şeyler ortaya koyabilmek için harcanması gereken çaba neredeyse hiç kimsenin altından kalkamayacağı kadar ağırlaşmıştır.”

Bu yüzden boş veriyoruz! Bu yüzden düşünen, üreten ve iyi bir yaşam kurmaya çalışanlarda standartlarını düşürmüş durumdalar. Uyumluluk basıncı her toplumsal alan ve birey üzerinde etkisini göstermekte. Bireyler ve toplumsal muhalefet güçleri direnmeyi unuttular. Şöyle bir çevrenize bakın,  bir dönemin devrimcileri şimdi ne yapıp, nasıl yaşamaktalar?
 
İçinde yaşadığımız dönemin en önemli sorunu, insanın, insani birikimler, değerler ve düşünce sistematikleri açısından bir çözülme sürecine girmiş olmasıdır. Bunu engellemenin yolu, başta aydınlar olmak üzere bütün toplumsal öznelerin düşünsel öz disiplinlerinde ortaya çıkan çözülme ve erozyonu durdurmaktan geçmektedir.

 

9/2/2009

Ergenekon: Elma Dersem Çık!

Salı, 15 Temmuz 2008


Kaç zamandır Ergenekon Operasyonlarıyla yatıp kalkıyoruz. En son altıncısı yapıldı ve içlerinde iki emekli orgeneralinde bulunduğu birçok kişi tutuklandı. Herkesin bildiği gibi operasyonların başlatılma nedeni “yeni bir darbe” planlamasının açığa çıkarılmasıydı! İddia buydu ama ortaya çıkan resme bakıldığında, böylesi bir darbe örgütlemesinin içinde olması gereken esas unsurlar (görevi başında olan askerler yani esas oğlanlar) sanki bu işin dışında tutuluyor gibiydi.


Cumhuriyet tarihinde üç gerçekleşen ve sayısını kimsenin dahi bilmediği birçok gerçekleşmeyen ama düşünülen, düşünüldüğü ortaya çıkan, toplumsal hayata yansıyan, muhtıralara dökülen, post-modern olan, olmayan onlarca darbenin planlayıcıları hep görevleri başında ki askerler olmuştu. Şimdi karşı karşıya olduğumuz Ergenekon adı verilen darbe girişimi ne mene bir şeydir ki gözaltına alınanlar ya da tutuklananlar içinde muvazzaf tek bir asker bulunmuyor.

Bunun nedeni acaba Ertuğrul Kürkçü’nün yazdığı gibi Başbakan ve Genelkurmay Başkanının Dolmabahçe görüşmesinde varılan mutabakat mı? Yani Dolmabahçe uyuşması devam mı ediyor? Kanaat odur ki bu süreç devam ediyor ve o günden bu güne Hükümet ve Ordunun karşılıklı suskunluğu uyuşmanın çok derin olduğu haberini veriyor.

Ülkeyi gerçek anlamda yöneten Oligarşik ittifak içerisine katılmak isteyen muhafazakâr-İslâmcı Anadolu burjuvazisinin temsilcisi AKP ile Ordu arasında ki “bilek güreşi” kısa sürmüştür. Hükümet, dolayısıyla AKP ve Ordu çıkarları açısından anlaşmışlardır.

İki noktadan dolayı: Bir; AKP’ye açılan dava kapatmayla sonuçlanacaktır ancak parti tabanı daha da güçlenecek ve yeni bir partiyle yola devam edilecektir. Egemen güçlerin kısa dönemde, AKP dışında ortaya çıkarabilecekleri bir siyasi parti seçeneği bulunmamaktadır. Bu yüzden bugünkü AKP cephesiyle bir dönem daha işi götürmek zorunluluğu zuhur etmektedir. Bu durum, Hükümetin, dolayısıyla AKP’nin işine gelmektedir.

İki: Asker cephesinden gelişen kaygıların giderilmesi içindir. Ordu, özellikle Güneydoğu’da yaşanan savaştan dolayı yıpranmış, Şemdinli vb. olaylarda kamuoyunu ikna edememiştir. Ayrıca adının sürekli darbelerle anılıyor olması güvenirliğini iyice azaltmıştır. Yapılan kamuoyu yoklamaları da bu durumu doğrulamaktadır. Ergenekon Operasyonunun altıncı etabı sayılan, içlerinde emekli orgenerallerin de bulunduğu tutuklamalar, birkaç emekli asker feda edilerek Ordunun imajını yenileme isteği olarak kabul edilmelidir. Böylece “Darbeci Ordu” imaj ve etiketinden kurtulmuş olunacaktır.

Statükocu Ulusalcıların, “şeriat geliyor” tehdidiyle bir araya getirdikleri güçler dağılmıştır. Ülke için gerekli kılınan “şeriat tehlikesi” uyarısı yumuşamaya girmiştir. Ordu, laik, anti-laik çatışmasını rafa kaldırmış, seçenek üretememekten dolayı (çünkü bugün fiilen oluşturulabilecek askeri bir darbenin dış şartları mevcut değildir, darbeden başka da yapacağı bir şey yoktur) Anti-laik güçlerin temsilcisi olan Hükümetle analaşmıştır. Bu da, daha düne kadar, birçok kirli işe imza atan kesimlerle (deşifre olan Ergenekon tayfasıyla) yollarını ayırmasına neden olmuştur. Ancak bu demek değildir ki, devletin gizli çeteleri olmayacaktır. Bunlar yine olacaktır eğer yoksa yenileri oluşturulacak ve icraatlarına kaldıkları yerden devam edeceklerdir. Hatta bir iddiaya göre Hükümet “kendi çetelerini” oluşturmaktadır. İstenmeyen şudur; çizme aşılmayacak ve asla darbe moduna girilmeyecektir.

Dikkat edilirse eğer, sözü edilen darbe planının içinde ve Ergenekon çetesi olarak lanse edilenler arasında, resmi görevinin başında olan tek bir asker bulunmamaktadır. Bu nasıl bir darbedir ki Orduya rağmen ve orduya karşı gerçekleşecektir! Bu ülkede darbelerin ne olduğunu az çok herkes bilmektedir. Oldukça heterojen bir oluşumla, içinde emekli askerler dahi olsa bunu başarmak mümkün müdür?

Türkiye’de bugün bir askeri darbe olur mu sorusunu hemen hemen herkes sormaktadır. Alınan yanıtlar ise muhteliftir. “Olur” ya da “olmaz”ların yanı sıra “ülke zaten sürekli bir askeri darbe koşullarında yaşıyor, darbeye ne gerek var” diyenler de vardır. Ancak, bu toz duman içinde asıl gündeme getirilmesi gereken bu yaklaşım görmezlikten, duymazlıktan gelinmektedir.

Asker bu ülkede her dönem siyasetin içindeyse, Ordu en dokunulmaz kurumların başında geliyorsa, iç hizmet kanunu hiçbir hükümet tarafından değiştirilemeye cesaret dahi edilemiyorsa, 12 Eylül’ü yapanların yargılanmasını engelleyen Anayasa’nın geçici 15. Maddesine dokunulamıyorsa vb. listeyi daha da uzatmak mümkün, bu ülkede neden askeri darbe olsun ki?

Değişik nedenlerden dolayı daha önce de yazdık ve söyledik; bugün yaşananlar bir sermayeler savaşıdır ve son olaylar bu güç savaşının yansımalarıdır. Tekelci burjuvaziye üst yapıda siyasi temsil gücüyle kafa tutan hatta hükümet olan bir başka sermaye gücü oluşmuştur. Ekonomik alanda da geleneksel sermaye güçlerini “tehdit” eder duruma gelmiştir. Sorun bu gücün, asker-sivil bürokrasinin ve tekelci burjuvazinin içinde yer aldığı ittifaklar bütünü olan Oligarşik yapıya kabul edilip edilmeme sorunudur. AKP kapatılsa bile bu gücün, Ordunun karşı koymasına rağmen (daha sonra mutabakatlar yoluyla yumuşayarak) Oligarşinin içine alınacağı yönündedir. Önümüzdeki dönem bunun gerçekleşip gerçekleşmediğini hep birlikte göreceğiz.

Geçekleşme olasılığı çok fazladır. O zaman da bize bu gün yaşananlardan; “Ergenekon; elma dersem çık! ” adında güzel bir oyun kalacaktır.

 

9/2/2009

Milli Orgazm

Salı, 15 Temmuz 2008


Uruguaylı düşünür Eduardo Galeano futbolda golü orgazma benzetir,“Gol futbolun orgazmıdır” der. Bu benzetmenin, kuşkusuz insanın cinsel dünyasında yaşadığı “mutlu olma ve kendinden geçme hali”yle bir ilişkisi yoktur. Futbol fanatiği haline getirilmiş milyonlarca insanın toplu olarak kendilerinden geçme durumuna işaret edilmiştir. Bu da karşı kaleye atılan gol anında olmaktadır. Sonuçları ise şovenizm, ırkçılık ve ilkel milliyetçilik olarak ortaya çıkar. Öldürme ya da yaralamaya kadar varan gösterilerde, toplulukların kendini kaybetme hali yaşanır. Resmi rakamlara göre ülke nüfusunun beşte birinin silahlı olduğu bir ülkede, toplumu nasıl tehlikelerin beklediğini tahmin etmek zor değildir. Nitekim her önemli maçtan sonra birkaç kişi mutlaka ya yaralanmakta ya da hayatını kaybetmektedir.

 

Son Avrupa Şampiyonluğu maçlarında bu durumu hep birlikte tanık olduk. Türkiye Milli Futbol Takımı’nın yarı finale çıkması, yetmiş milyonluk ülkeyi “toplu orgazm” olma haline soktu. Silahlar patlatıldı, insanlar öldü ya da yaralandı. Sabahlara kadar alkolle kendinden geçmiş toplulukların bağırtılarını dinlemek zorunda kaldık. Neyse ki “Türk’ün Gücü” Almanya maçında “düşük” yaptı da daha fazla toplu çıldırma hallerine tanık olmadık.

Her milli maç ya da lig maçı sonrası yaşanan bu tür olayları “bir avuç fanatiğin işi”, “holiganların marifeti” diye değerlendirmenin de bir anlamı kalmamıştır artık. Bugün takım tutan, bir takımın taraftarı olan herkes potansiyel holigandır, peşinen fanatiktir. Çünkü futbol spor olmaktan çıkmıştır. Daha da önemlisi kirletilmiştir. Kirlenmeyen, karanlık işlere ya da kara paraya bulaşmayan tek bir futbol kulübü kalmamıştır. Futbol kulüplerinin ya da milli takımların düzeyli, aklıselim ve kaliteli taraftar yaratmak gibi bir amaçları da bulunmamaktadır. Hedeflenen ise daha çok taraftar, daha çok seyirci ve bunun sonucunda daha fazla para kazanmaktır. Siz hiç, taraftarlarına eğitim veren, onları spor kültürü açısından geliştirmek için etkinlik yapan bir futbol kulübü gördünüz mü?

Futbol, bir yandan çok büyük paraların döndüğü ve yoğun sermaye birikiminin yaşandığı önemli bir sektör halini almışken diğer yandan da kitleleri uyutma aracı haline getirilmiştir. Ülkelerin yanlış giden toplumsal, siyasal ve ekonomik gerçeklerinin üzerinin örtülmesi işlevi yüklenmiştir. Sosyal yaşamda “insan olarak” kaybedilen kimlik ve kişiliklerin statlarda birkaç saat çıldırmayla bulunamayacağı artık anlaşılmalıdır. Futbol kirli bir politikadır ve kitleleri denetlemenin/yönlendirmenin en önemli araçlarından biri haline gelmiştir.

Bu durumu, tarihten örnekler vererek doğrulamak da mümkündür. İspanya’yı faşist bir rejimle yıllarca yöneten diktatör Franco, “bana yüz bin kişilik bir uyku tulumu yapın” emrini verdiğinde, Real Madrid kulübü için Barnebeau Stadı yapılmıştır.

Yine bir başka diktatör Salazar, Portekiz’de uzun yıllar nasıl iktidarda kalabildiği sorulunca 3F formülünü vermiştir; yani futbol, fiesta, fado… Futbol, bildiğimiz futbol. Fiesta, Brezilya karnavalları gibi büyük eğlence etkinlikleri. Fado ise bizdeki arabesk müziğine benzer bir tür müzik.

Adorno, “kitleler eğlenirken düzene daha fazla teslim olurlar” demişti. Bugün Türkiye de futbolun, arabesk müziğinin ve eğlence sektörünün bu kadar yaygınlaştırılmasının ve tükettirilmesinin hiç de tesadüf olmadığı, planlı ve örgütlü bir şekilde geliştirildiği gün gibi açıktır. Amaç, hiçbir şeyin düzgün işlemediği bu haksız ve adaletsiz düzene kitlelerin daha fazla teslim olmasını sağlamak ve gelişebilecek toplumsal tepkileri başlamadan bitirmektir.

Başta futbol olmak üzere sporun tekrar gerçek anlamda spor olarak insanla buluşması bir mücadele sorunudur ve kapitalist düzende bunun gerçekleşmesi mümkün değildir. Ne zaman ki insanın insanlaşma mücadelesi zafere ulaşır ancak o zaman spor da gerçek işlevine geri döner ve insanla buluşur.

 

 
Salı, 15 Temmuz 2008


Uruguaylı düşünür Eduardo Galeano futbolda golü orgazma benzetir,“Gol futbolun orgazmıdır” der. Bu benzetmenin, kuşkusuz insanın cinsel dünyasında yaşadığı “mutlu olma ve kendinden geçme hali”yle bir ilişkisi yoktur. Futbol fanatiği haline getirilmiş milyonlarca insanın toplu olarak kendilerinden geçme durumuna işaret edilmiştir. Bu da karşı kaleye atılan gol anında olmaktadır. Sonuçları ise şovenizm, ırkçılık ve ilkel milliyetçilik olarak ortaya çıkar. Öldürme ya da yaralamaya kadar varan gösterilerde, toplulukların kendini kaybetme hali yaşanır. Resmi rakamlara göre ülke nüfusunun beşte birinin silahlı olduğu bir ülkede, toplumu nasıl tehlikelerin beklediğini tahmin etmek zor değildir. Nitekim her önemli maçtan sonra birkaç kişi mutlaka ya yaralanmakta ya da hayatını kaybetmektedir.

 

Son Avrupa Şampiyonluğu maçlarında bu durumu hep birlikte tanık olduk. Türkiye Milli Futbol Takımı’nın yarı finale çıkması, yetmiş milyonluk ülkeyi “toplu orgazm” olma haline soktu. Silahlar patlatıldı, insanlar öldü ya da yaralandı. Sabahlara kadar alkolle kendinden geçmiş toplulukların bağırtılarını dinlemek zorunda kaldık. Neyse ki “Türk’ün Gücü” Almanya maçında “düşük” yaptı da daha fazla toplu çıldırma hallerine tanık olmadık.

Her milli maç ya da lig maçı sonrası yaşanan bu tür olayları “bir avuç fanatiğin işi”, “holiganların marifeti” diye değerlendirmenin de bir anlamı kalmamıştır artık. Bugün takım tutan, bir takımın taraftarı olan herkes potansiyel holigandır, peşinen fanatiktir. Çünkü futbol spor olmaktan çıkmıştır. Daha da önemlisi kirletilmiştir. Kirlenmeyen, karanlık işlere ya da kara paraya bulaşmayan tek bir futbol kulübü kalmamıştır. Futbol kulüplerinin ya da milli takımların düzeyli, aklıselim ve kaliteli taraftar yaratmak gibi bir amaçları da bulunmamaktadır. Hedeflenen ise daha çok taraftar, daha çok seyirci ve bunun sonucunda daha fazla para kazanmaktır. Siz hiç, taraftarlarına eğitim veren, onları spor kültürü açısından geliştirmek için etkinlik yapan bir futbol kulübü gördünüz mü?

Futbol, bir yandan çok büyük paraların döndüğü ve yoğun sermaye birikiminin yaşandığı önemli bir sektör halini almışken diğer yandan da kitleleri uyutma aracı haline getirilmiştir. Ülkelerin yanlış giden toplumsal, siyasal ve ekonomik gerçeklerinin üzerinin örtülmesi işlevi yüklenmiştir. Sosyal yaşamda “insan olarak” kaybedilen kimlik ve kişiliklerin statlarda birkaç saat çıldırmayla bulunamayacağı artık anlaşılmalıdır. Futbol kirli bir politikadır ve kitleleri denetlemenin/yönlendirmenin en önemli araçlarından biri haline gelmiştir.

Bu durumu, tarihten örnekler vererek doğrulamak da mümkündür. İspanya’yı faşist bir rejimle yıllarca yöneten diktatör Franco, “bana yüz bin kişilik bir uyku tulumu yapın” emrini verdiğinde, Real Madrid kulübü için Barnebeau Stadı yapılmıştır.

Yine bir başka diktatör Salazar, Portekiz’de uzun yıllar nasıl iktidarda kalabildiği sorulunca 3F formülünü vermiştir; yani futbol, fiesta, fado… Futbol, bildiğimiz futbol. Fiesta, Brezilya karnavalları gibi büyük eğlence etkinlikleri. Fado ise bizdeki arabesk müziğine benzer bir tür müzik.

Adorno, “kitleler eğlenirken düzene daha fazla teslim olurlar” demişti. Bugün Türkiye de futbolun, arabesk müziğinin ve eğlence sektörünün bu kadar yaygınlaştırılmasının ve tükettirilmesinin hiç de tesadüf olmadığı, planlı ve örgütlü bir şekilde geliştirildiği gün gibi açıktır. Amaç, hiçbir şeyin düzgün işlemediği bu haksız ve adaletsiz düzene kitlelerin daha fazla teslim olmasını sağlamak ve gelişebilecek toplumsal tepkileri başlamadan bitirmektir.

Başta futbol olmak üzere sporun tekrar gerçek anlamda spor olarak insanla buluşması bir mücadele sorunudur ve kapitalist düzende bunun gerçekleşmesi mümkün değildir. Ne zaman ki insanın insanlaşma mücadelesi zafere ulaşır ancak o zaman spor da gerçek işlevine geri döner ve insanla buluşur.

 

 
« Önceki :: Sonraki »